9 Ocak 2015 Cuma

KÜLTÜREL SERMAYENİN GÖÇÜ: ÜLKESİNDE YÜKSEK ÖĞRENİM GÖRMÜŞ GÖÇMENLERİN ALMANYA İŞ PİYASASINDAKİ OLANAK VE SINIRLILIKLARI

KÜLTÜREL SERMAYENİN GÖÇÜ: ÜLKESİNDE
YÜKSEK ÖĞRENİM GÖRMÜŞ GÖÇMENLERİN
ALMANYA İŞ PİYASASINDAKİ OLANAK VE
SINIRLILIKLARI
The Migration of Cultural Capital: Opportunities and
Restrictions for Migrants with Foreign Academic Titles
on the German Labour Market
Arnd-Michael Nohl*
Öz
Bilgi toplumlarının refahı; bilgi ve eğitimin, özellikle de yüksek eğitimin sağlanıp kullanılmasına
bağlıdır. Göçmenler, kendi ana yurtlarında edindikleri yüksek öğrenim diplomaları ve
genel olarak eğitsel birikimleri ile, göç ettikleri yabancı ülkelerin ekonomilerine büyük katkıda
bulunabilirler. Ancak bilgi ve eğitimin değerine tekabül eden “kültürel sermaye” (Bourdieu),
evrensel olmaktan çok, edinildiği mekana ve kullanıldığı piyasa imkanlarına bağlıdır. Bu
makalede göçmenlerin kültürel sermayelerini, yani, kişisel, kültürel ve eğitsel birikimlerini
nasıl kullandıkları Almanya iş piyasası örneği üzerinden tartışılmaya çalışılmaktadır.
Makalede, akademik eğitimli göçmenlerin kültürel sermayelerini değerlendirmelerinin dört
tipik yoluna yer verilmektedir.
Anahtar Sözcükler: Göç, kültürel sermaye; iş piyasası.
Abstract:
The prosperity of knowledge societies depends on the provision and usage of knowledge and
education, especially university education. Migrants can contribute to the economy of their
host country with their university diplomas and their educational background in general. But
the worth of knowledge and education, i.e. the “cultural capital” (Bourdieu), is all but universal.
Indeed it is dependent on the place of its acquisition and the opportunities of the market in
which it is used. So how do migrants use their cultural capital, i.e. their personal, cultural and
educational background? In this article four typical ways of using one’s cultural capital on the
German labour market are discussed.
Keywords: Migration, cultural capital, labour market.
* Helmut Schmidt Üniversitesi - Almanya, Prof. Dr. Nohl@hsu-hh.de. Web: www.nohl.name
Eğitim Bilim Toplum Dergisi / Cilt:6 Say›: 23 Yaz: 2008 Sayfa: 38-49
Education Science Society Journal / Volume:6 Issue: 23 Summer: 2008 Page: 38-49
Makale
KÜLTÜREL SERMAYENİN GÖÇÜ: ÜLKESİNDE
YÜKSEK ÖĞRENİM GÖRMÜŞ GÖÇMENLERİN
ALMANYA İŞ PİYASASINDAKİ OLANAK VE
SINIRLILIKLARI
The Migration of Cultural Capital: Opportunities and
Restrictions for Migrants with Foreign Academic Titles
on the German Labour Market
Arnd-Michael Nohl*
Arnd-Michael Nohl
39
Giriş
Konuya rahat bir giriş yapmak için bir göçmenin hayat hikayesini aktaralım: Fabiola
Guzman, Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde varlıklı bir ailenin kızı olarak büyür,
aynı şehirde hukuk tahsilini tamamlar. Bir vergi hukuku bürosunda henüz çalısmaya
başladığı sırada, bir kurs için gittiği ABD’de bir Alman meslektaşıyla tanışır. Yıldırım
aşkı onu birkaç ay sonra taa Almanya’ya kadar sürükler. Ancak mesleğini ¬çok seven
ve onu bir aşk uğruna bırakmak da istemeyen Bayan Guzman, Hamburg’a gelmeden
önce kendine iş bakar. Almanya’da avukat olarak istihdam edilemediğinden hem tahsilinde
hem de Brasilya’daki işinde uzmanlaşmış olduğu Latin Amerika vergi hukuku
konusunda bir uzman olarak bir danışmanlık firmasında işe başlar. Bir iki sene sonra
hem evlenmiş, hem de bir çocuk dünyaya getirmiştir. Fabiola Guzman, bu haliyle iş
olanaklarının çok sınırlı olduğunu anladığından, iki yıllık velilik iznini Hamburg
Üniversitesi’nde yabancı hukukculara özgü bir eğitim almak üzere kullanır. Daha
sonra bir de vergi danışmanlığı eğitimi görür. Guzman, Almanya’ya geldikten ancak
beş yıl sonra ve çeşitli alanlarda aldığı eğitim ve sertifikaların ardından yeni bir firmada
uluslararası vergi danışmanı olarak kendini kabul ettirebilir.
Fabiola Guzman’ın son derece başarılı hayat hikayesi dahi, kendi memleketinde yüksek
öğrenim görmüş göçmenler için yabancı iş piyasalarında imkanların olduğu kadar
sınırlılıkların da olduğunu gösteriyor. Globalleşme söyleminin hakim olduğu bu günlerde
Almanya ekonomisi, uluslararası piyasalarda nitelikli iş gücü avına çıkmış
bulunmakta. Eskiden vasıfsız işçiler Almanya’ya çağrılırken,1 şimdi ekonominin
kodamanları, üniversite diplomalı göçmenleri tercih etmekte. Bu liberal zihniyetin
söylediklerine bakılırsa, dünya iş gücü „süpermarketinde“ beyin kıymetlenmiştir.
Sürekli „brain gain“ („beyin kazanımı“) ve „brain drain“ („beyin göçü“)’nden
bahsediliyor. Globalleşme söylemi „parlak beyinler“ için dünya üzerindeki sınırların
kalktığını savunuyor.2
Oysa beyin, Güney Koreli bilgisayarlar ya da Kosta Ricalı muzlar gibi satın alınacak
bir mal değildir. Hem dalından koparılıp tüketicinin ülkesine kadar taşınılacak bir şey
olmadığından hem de bu insanların kendi yurtlarında edindikleri bilgi ve beceriler
yabancı iş piyasalarında her zaman değer görmediğinden. Nitekim bayan Guzman’ın,
Almanya’ya ilk geldiğinde sadece Latin Amerika için vergi danışmanlığı işi bulabildiği
görülmektedir. Guzman, bilgi ve becerilerini Almanya’da hakim olan beklentilere
göre ayarladıktan sonra daha geniş ve Latin Amerikalı köklerinden bağımsız bir
iş imkanı edinebilmiştir.
Fabiola Guzman’ın hayat hikayesine, „göç sürecinde kültürel sermaye“ başlıklı bir
araştırma projesi3 çerçevesinde yapılan derinlemesine görüşme aracılığıyla
ulaşılmıştır.4 Sözü edilen projede; göçmenlerin, bilgi ve becerilerini iş piyasasında
Kültürel Sermayenin Göçü: Ülkesinde Yüksek Öğrenim Görmüş Göçmenlerin Almanya İş Piyasasındaki...
40
değerlendirme stratejileri incelenmektedir. Burada, projede ulaşılan bazı belli başlı
sonuçları tartışmaya açmadan önce, projede kullanılan araştırma strateji ve yöntemleri
ile projenin kuramsal arka planı (2) sunulacaktır. Ardından göçmenlerin, mevcut
bilgi ve becerilerini iş piyasasında değerlendirmek için izledikleri dört tipik yol izah
edilmeye çalışılacaktır. Sırasıyla, önce mültecilerde görülmesi muhtemel kültürel sermaye
kaybına değinilecek (3), sonra da tıp doktorlarının içinden geçmek zorunda
kaldıkları darboğazdan söz edilecektir (4). Ayrıca bazı göçmenlerin sahip olduğu,
ulus-aşırı nitelikte olan kültürel sermaye ile mekan aidiyeti bağlantısı konu edilecek
(5) ve iş hayatı ile aile kurma arasındaki dengeden bahsedilecektir (6).5
Araştırma stratejisi, kullanılan yöntemler ve kuramsal çerçeve
Ampirik çalışmamızın başlangıç noktasını, göçmenlerin hayat hikayeleri oluşturmaktadır.
Ancak biyografilerin yanında ve içinde ayrıca, toplumsal şartlara, örneğin iş
piyasası olanaklarına ve özellikle hukuki koşullara da dikkat edilmektedir. Çünkü
göçmenlerin hayat hikayeleri ancak bu tür toplumsal şartlarda vücut bulmaktadır.
Nitekim bazı hayat hikayelerinin, maalesef ki toplumsal-kurumsal çarkın altında
ezildiği de gözlemlenmektedir.6
Göçmenlerin iş piyasası entegrasyonuna geniş bir bakışı sağlayabilmek için, eğitim
durumları ve oturum hakları açısından birbirinden farklı üç sosyolojik grup araştırmaya
dahil edilmiştir. Bu makalede odağa alınacak olan grup, kendi ülkesinde yüksek
öğrenim görmüş ve Almanya’da süresiz ve sınırsız oturum ve çalışma hakkı elde
etmiş göçmenlerden oluşmaktadır. Asıl araştırma projesinde bu grup dışında,
Almanya’da eğitim görmüş tipik ikinci kuşak göçmenleri ile çalışma hakkı olmayan
ya da kısıtlanmış göçmenler de incelenmektedir. Bu grupların Almanya’daki durumları
ayrıca başka ülkelerdeki eğitimli göçmenlerin durumları ile de karşılaştırılmaktadır.
Göçmenler eğer sağlam bir oturum hakkına sahipseler ve hatta biçimsel olarak
Almanlarla aynı çalışma haklarını elde etmişseler, yanıtına odaklanılan soru, bu
insanların kendi ülkelerinde edindikleri bilgi ve becerileri ve bunları belgelendiren
diplomaları Alman iş piyasasında nasıl kullanabildikleridir. Başka bir deyişle:
Almanya dışında alınan eğitim, Almanya’da kültürel sermaye olabilir mi ve nasıl olabilir?
Pierre Bourdieu’nün kuramsal arka planını ortaya koyduğu kültürel sermaye kavramı,
eğitim ile onun iş piyasasındaki ederi arasındaki farkı ve bu farkın nedenlerini aydınlatmaktadır
(bkz. Bourdieu 1986; Bourdieu/Waquant 2003; Bourdieu 2006). Bir
insanın okulda ve okul dışında, özellikle ailesinde edindiği bilgi ve beceriler, ancak
başkaları tarafından tanınınca kültürel bir sermaye haline gelebilir, yani kapitalist üretim
alanında değerlendirilebilir. Bourdieu bu noktada kültürel sermayenin üç halini
Arnd-Michael Nohl
41
birbirinden ayırır: Bilgi ve becerilerin bir sertifika haline getirildiği yerde (örneğin
okul yada üniversite diplomasında), „kurumsallaşmış kültürel sermaye“den söz edilir.
Kültürel sermayenin „bedenselleşmiş“ hali ise adeta habitusun bir parçası olmuş ve
uzun vadeli toplumsallaşma ve öğrenme süreçlerine dayanır (Bourdieu 1986).7
Bir ülkenin okul sisteminin amacı çoğu zaman, iş piyasasında istenen ve beklenen
bilgi ve becerileri vermeye çalışmaktır. Ancak eğitiminin ardından kendi ülkesinde
kalan bir insan dahi, okul ve üniversitede aldığı diplomanın hızlı değişen iktisadi
dünyada daha önce vaadedilen değerini görmediği, değersizleştirildiği ya da bazen de
beklenilmeyen bir kıymet kazandığı durumları yaşayabilir. Bayan Guzman gibi aşk
uğruna olsun, siyasi nedenlerden olsun, yeni bir ülke tanımak hevesinden olsun yurtdışına
çıkıp orada iş arayan insanlar, aldıkları eğitimin bu yeni ülkede ya çok kısıtlı
olarak kabul gördüğü ya da hiç kabul görmediği gerçeğiyle karşılaşabilirler.
Çünkü bilgi ve beceriler evrensel değil, aksine ilişkisel ya da bağıntısaldır. Belirli bir
mekan ve zamanda edinildikleri için bilgi ve beceriler, başka bağlamlara, örneğin
başka bir ülkeye transfer edilemeyebilir (bkz. Weiss 2005). Göçmenler, bilgi ve
becerilerini yeni yerleştikleri ülkenin iş piyasasında değerlendirmek istediklerinde,
bilgi ve becerinin değerinin evrensel değil de, ilişkisel olduğunu çok çabuk farkederler.
Kişinin bilgi ve becerileri, sadece kullanılacakları iş piyasasındaki beklenti ve
olanaklar ışığında değer kazanabilir, yani kültürel sermayeye dönüşebilir.
Bu çalışma çerçevesinde süresiz bir oturum hakkı olan ve yurtdışında ya da kendi
memleketinde eğitim görmüş olan göçmenlerle 45 derinlemesine mülakat gerçekleştirilmiştir.
Görüşülen kişiler çoğunlukla fen bilimleri alanında ve teknik alanlarda
yönetici olanlar ya da sağlık alanında vasıflı işlerde çalışanlar arasından seçilmiştir.
Önemli bir kısmı 1990’larda Almanya’ya gelmiş ve Almanya’da en az beş yıl yaşamış
olan bu kişiler ayrıca iş piyasasında en aktif olunan 30 ila 45 yaş grubu içinden
toplumsal cinsiyet ve geldikleri ülke bakımından geniş bir yelpazeyi temsil edecek
şekilde çalışmaya dahil edilmiştir. Bahsedilen mülakatlarda göçmenlerin kendi hayat
hikayelerini istedikleri gibi anlatmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Doğdukları günden
bu güne yaşadıklarının bilgisine ulaşmak hedeflenmiştir. Bu amaçla gerçekleştirilen
mülakatlara, „anlatımsal mülakat“ (narrative interview) denilmektedir (bkz. Schütze
2003). Anlatımsal mülakatlar sadece bireyleri anlamak için gerçekleştirilmemekte,
aynı zamanda anlatımsal mülakatlarla kişilerin ortak yaşantıları, özellikle ortak iş
piyasası deneyimleri ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bu maksatla anlatımsal
mülakatları incelerken „yorumlamanın belgesel yöntemi“ (bkz. Bohnsack 2007;
Bohnsack et al. 2009) olarak adlandırılan bir metod kullanılmaktadır.
Anlatımsal mülakatların „belgesel yöntem“ aracılığıyla yapılan yorumu, aktörlerin
sadece apaçık yaşantı ve bilgilerini değil, bundan daha çok zımni ve sözsüz ifade
Kültürel Sermayenin Göçü: Ülkesinde Yüksek Öğrenim Görmüş Göçmenlerin Almanya İş Piyasasındaki...
42
ettikleri yaşantılarını ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Çünkü bu örtülü ve zımni
yaşantılar, eylem pratiklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bununla birlikte mülakatlar incelenirken,
daha ilk yorumlarda karşılaştırmalı bir stratejiye önem verilip, daha sonra
bu karşılaştırmalardan tipleştirmelere kadar gidilmektedir (bkz. Nohl 2009b;
Nohl/Somel 2010).
Araştırmada yöntemsel olarak göçmenlerin biyografileri karşılaştırılarak iş piyasasına
girişlerindeki tipik ve tipleştirilebilir boyutlar teşhis edilmektedir. Tipleştirilen
boyutlara örnek olarak, „tipik göç motivasyonları“, „etnik ayrımcılık yaşantıları“,
„sosyal ağlar“ verilebilir. Ama tipleştirmenin en önemli boyutu, Almanya dışında alınan
eğitimin Almanya’nın iş piyasasında hangi stratejilerle ve hangi koşullarda
kültürel sermaye olabildiği sorusuyla ilgilidir.
Makalenin bundan sonraki kısmında, akademik eğitimli göçmenlerin kültürel sermayelerini
Alman iş piyasasında değerlendirmelerinin dört tipik yolu tartışmaya
açılacaktır. Gerçekte bu tipleştirilen kalıpların herbiri birden fazla örnek olaya
dayansa da burada sadece birer örnek vaka üzerinden ele alınacaktır.8 Aynı zamanda,
kültürel sermayenin değerlendirilmesi boyutunun, araştırılan diğer boyutlarla ilişkisine
de bakılacaktır.
Mültecilerin kaybolan kurumsallaşmış kültürel sermayeleri
İlk tipleştirilen kalıp, yoğun bir şekilde Almanya’daki mültecilerin dramıyla, özellikle
eski Yugoslavya’daki iç savaştan kaçanların durumuyla ilgili. Bu insanlar,
ülkelerinden kaçıp Almanya’ya geldiklerinde oturma ve çalışma izni alamamışlardır.
Yıllar boyunca mülteci yurtlarında yaşadıktan sonra sadece az sayıdaki Boşnak,
yaşadıkları harp travmasını neden göstererek Almanya’da kalma ve çalışma müsaadesi
alabilmiştir.
Bayan Orsolic onlardan biri. Orsolic, memleketinde iktisat diploması aldıktan sonra
bir firmada bölüm şefliğine kadar yükselmiş, ancak aynı dönemde Bosna’da harp
başladığından bayan Orsolic ailesiyle birlikte ülkeden ayrılmaya zorlanmıştır.
Berlin’de bir mülteci yurduna yerleştirildikten sonraki sekiz yıl boyunca oturma ve
çalışma iznini beklemiştir. Bu arada, Almancayı kendi kendine öğrendiği ve İngilizce
okulda okumuş olduğu için yurttaki diğer mülteciler için hem tercümanlık yapmış
hem de gündelik yaşamla ilgili sorunlarında yardımcı olmaya çalışmıştır.
Bayan Orsolic sekiz yıl sonra artık çalışma izni alabildiginde, Almancası gayet iyi
olmasına rağmen, kendi ihtisasında bir iş edinememiştir, yani iktisat diploması
kurumsallaşmış kültürel sermaye olarak kabul edilmemiştir. İş ve işçi bulma kurumundan
sık sık yardım istemesine rağmen, ona ekonomiyle ilgili ne bir iş ne de yeni
bir eğitim verilmiştir. Durumu kavradığında bayan Orsolic, daha önce mülteci yurArnd-
Michael Nohl
43
dunda fahri olarak yaptığı işe devam etmeye ikna olmuştur. Sadece yabancılara verilen
ve çok yetersiz olan bir eğitim aldıktan sonra düşük ücretle ve çok seyrek gelen
görevlerde tercümanlık yapmaya başlamıştır. Bu şekilde, anadilini ve Almanca bilgisini
para kazanılacak bir işe ve bu vesileyle bedenselleşmiş kültürel sermayeye
dönüştürmeye çabalamıştır.
Bayan Orsolic’in hayat hikayesinde görülenler onun vakasından biraz soyutlandığında
ve diğer örnek olaylar da dikkate alındığında, çok tipik bir kültürel sermaye değerlendirmesinin
söz konusu olduğu fark edilir: Yurtlarında yaptıkları tahsillerini
Almanya’da hiçbir şekilde kullanamayan bu insanlar, sadece sosyal kimliklerine dayalı
ve akademik olmayan bilgi ve becerilerini değerlendirebilmektedirler. Bayan
Orsolic’de olduğu gibi, yabancı, daha doğrusu Boşnak kimliği ön plana çıkmakta ve
bundan dolayı ona tercümanlık kılıfı uydurulmaktadır. Etnik kimliğin yanında cinsel
kimlik de ön plana çıkabilir. Bayan Orsolic gibi yıllar boyunca işsiz ve çalışma
olanakları dışında tutulan bayan Pasic, tercümanlığın yanında ayrıca çocuk bakımında
da çalışmaktadır. Hukuki nedenlerle ancak yıllar sonra mülteci statüsünden çıkmayı
başaran ve kendini yepyeni bir iş piyasasında bulan bu insanlar, okul ve üniversitede
öğrendiklerini değil de, sadece onlara etnik kimlikleri ya da toplumsal cinsiyetleri
nedeniyle atfedilen becerileri değerlendirebilmektedirler. Bu insanların bütün bu
zorlukları göze almaları, sadece kuvvetli göç motivasyonlarıyla açıklanabilir. Harpten
kaçan bir anne, harp bitince bile rahatlıkla yurduna dönemez olur, çünkü çocukları
Almanya’da büyümüş, okulda belli bir başarı sağlamıştır. Artık o anneler, kendi kariyerlerini
feda edip çocukları için yaşamaya devam ederler.
Doktorların içinden geçmek zorunda kaldıkları darboğaz
Kişinin kültürel sermayesini değerlendirmesinin ikinci tipik yolu, yine yoğun bir şekilde
göç motivasyonu ve göçün hukuksal çerçevesiyle ilgilidir. Ancak bu sefer olumlu
bir yönde. Söz konusu insanların hepsi, kendi ülkelerinde tıp öğrenimi görmüş ve
bir süre hekim ya da diş hekimi olarak çalışmıştır. Daha sonra Alman „soydaş“ı olma
hakkını elde ederek ya da bir Alman’la evlenerek Almanya’ya yerleşmişlerdir.
Örneğin Dr. Nazar, amcasının kızıyla evlendikten ve bir süre Türkiye’de yaşamayı
denedikten sonra pes edip Hamburg’a yerleşmiştir. Eşi sonradan Alman vatandaşlığına
geçmiş bir Türk olduğu için, oturma ve çalışma iznini hemen alabilmiştir. Amcası,
Dr. Nazar’ı Hamburg’da yaşayan Türklerle tanıştırıp, onun Türk Tabibler Cemiyeti’ne
girmesini sağlamış, Nazar da hem aktif bir dernek üyesi olmuş hem de hızlı bir şekilde
Türk hekimlerin çevresine girmiştir. Henüz Almanca’yı tam sökmemişken dahi
iş teklifleri almaya başlamıştır. Türkler’in ve diğer yabancıların yoğun olarak geldiği
bir muayenehanede çalışmaya başlamış ve daha sonra bu muayenehanenin sahibi
olmuştur.
Kültürel Sermayenin Göçü: Ülkesinde Yüksek Öğrenim Görmüş Göçmenlerin Almanya İş Piyasasındaki...
44
Birçok yabancı hekimde gözlemlenen iş piyasasına bu pürüzsüz geçiş, tesadüf
değildir. Tam tersine, Almanya’nın hukuksal ve toplumsal koşullarına sıkı bir şekilde
bağlıdır. Şöyle ki, ilk olarak bu insanların göç motivasyonları, rahat ve emin bir şekilde
sağlam bir oturma ve çalışma iznine dönüştürülebilmiştir. Bir Alman’la
evlendikleri ya da kendilerini Alman „soydaşı“ olarak kabul ettirebildikleri için bu
doktorlar, aynı zamanda hekimlik yasasından yararlanabilmişlerdir. Alman federal
hekimlik yasası aslında sadece kendi vatandaşlarına hekimlik hakkı vermektedir.9
2002 yılına kadar, başvuruları kabul edilmiş mülteciler ve bir Alman’la evli olan
yabancılar da, iki yıllık bir asistanlık süresinden ve Alman vatandaşlığına geçtikten
sonra bütün hekimlik haklarını elde edebilmekteydi ve bu şekilde kendi ülkelerinde
edindikleri tıp diplomalarını kurumsallaşmış kültürel sermaye olarak değerlendirebilmekteydi.
Maalesef 2002 yılından bu yana Alman yasa koyucu, bu başarılı entegrasyon
örneğinin önünü kesip yabancı hekimleri her türlü ayrımcı uygulamaya açık
hale getiren bir meslek sınavına mecbur tutmaya başladı.
Toplumsal koşullara bakarsak, Dr. Nazar ve aynı durumda olan diğer yabancı kökenli
hekimlerin başarısı, Almanya’nın yoğun bir şekilde göç alan bir ülke olmasına da
bağlıdır. Bu göçmenler, dil bilgileri sorunlarını anlatmaya yetmediği için ya da Alman
hekimleri tarafından hor görüldüklerini düşündükleri için, isminden Alman
olmadığını anladıkları bir doktorun muayenehanesini tercih etmektedirler. Bu çalışma
dahilinde mülakat yapılan kimi doktorların hastalarının yüzde doksanı doktorun
memleketlisidir. Bazı doktorlar da, birkaç dil (örneğin Rusça, Lehce, Fransızca)
bildikleri için değişik ülkelerden gelen hastalara bakabilmektedirler. Etnik ekonominin
bu örneğinin oluşumu, tabii ki hekimler tarafından bilinçli ve isteyerek seçilmiş
bir stratejiye dayanmamaktadır. Bilakis hastaları gibi kendileri de, yerli Almanlar’ın
yönettiği muayenehanelerde kendilerine yer edinememiştir.10
Tipleştirmenin yukarıda tarif edilmeye çalışılan ikinci yolu, hem hukuksal şartlara
hem de etnisiteye çok bağlı kalırken, kültürel sermaye değerlendirmenin üçüncü yolu,
oldukça bağımsız hareket edebilen göçmenlerle ilgilidir. Bu tür hayat hikayeleri, daha
çok işletmeciler ve ekonomik danışmanlar arasında bulunmaktadır.
Ulus-aşırı kültürel sermaye ve mekan aidiyeti
Henüz memleketi Hindistan’dayken bay Katekar, bir mühendis olarak kariyerinin ilk
basamaklarını tırmanır. Ancak ülkesinde mesleki yükselişinin bir tıkanıklığa girdiğini
anlayınca Master of Business derecesini de almaya karar verir. Hindistan’daki
üniversitelerin onu kabul etmemesi üzerine bay Katekar, London School of
Business’i tercih eder. Mali olarak çok zor şartlarda okuyan bay Katekar, sömestir
tatillerini telekomünikasyon şirketlerinde para kazanarak geçirir. Uluslararası bir şirkette
bir iş görüşmesi sırasında Alman bir yöneticinin aniden, ‚siz ilkokulda Almanca
Arnd-Michael Nohl
45
öğrenmişsiniz, Almanya’ya gelmeye ne dersiniz’ şeklindeki teklifi bay Katekar’ın
yolunu Münih’e çevirir. Bay Katekar, mezun olur olmaz Almanya’nın yolunu tutar.
Bay Katekar’la benzer bir şekilde yurtdışından gelerek Almanya’da doğrudan iyi veya
çok iyi işlere girebilen göçmenlere, hem üniversitelerin fen fakültelerinde hem de
serbest piyasadaki uluslararası ticaret ilişkilerini sürdüren şirketlerde rastlandı. Bu
göçmenlerin ortak noktaları, akademik eğitimlerini ya uluslararası üne sahip üniversitelerde
görmüş ya da kendi ülkeleri dışında da okumuş olmalarıdır. Gördükleri
eğitim bu yolla ulus-aşırı bir (kurumsallaşmış) kültürel sermaye haline dönüşmüştür.
Söz gelimi bir biyolog Şangay’da aldığı eğitimle rahatlıkla Frankfurt Üniversitesi’nde
kabul görebilmektedir.
Fen bilimciler ile iktisat mezunları arasındaki bariz bir fark ise dil yetenekleridir. Fen
bilimciler, işlerini zaten İngilizce gördükleri için, Almanca’yı sadece gündelik hayatta
kullanmak üzere öğrenmekteler. Şirket danışmanı ve yöneticileri ise Almanca’yı
genellikle Almanya’ya gelmeden önce az çok öğrenmiş olmaktadırlar.
Ulus-aşırı kültürel sermayeye sahip bir şahıs neden Almanya’da kalmayı tercih
etmektedir? Bay Katekar, neden başka ülkelerde iş aramamaktadır? Çinli Dr. Yan,
neden biyoloji alanında imkanları daha geniş olan Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmemektedir?
Daha gençken çok serbest olan ve hiçbir ülkeye bağlılık duymayan
sadece en iyi iş olanaklarının peşinden koşan bu uluslararası uzmanlar, Almanya’ya
geldikten sonraki birkaç yıl içinde hem kendilerine bir eş bulmuş hem de aile kurmuş
olmaktadırlar. Bay Katekar, Yoga dersinde tanıştığı bir kadınla evlenip, iki çocuk
babası olduktan sonra, artık başka bir ülkede çalışmayı pek aklına getirmemektedir.
Kısa bir kuramsal bakış için kültürel sermaye kavramına dönülecek olursa şu görülür:
Bilgi ve beceriler, uluslararası bir kabul gördüğü ve aslında ulus-aşırı kültürel sermayeye
dönüşebildiği halde, yine belli bir mekana bağlı kalabilir. Globalleşme
söyleminin tersine kültürel sermaye, taşıyıcısı olan insanların çalışmaktan başka
ihtiyaçları da olduğu için, gönüllerini sevdikleri insanlara bağladıkları için, yine belli
bir mekana ait kalmaktadırlar. Kültürel sermaye, sadece eğitim kurumları ile iş
piyasası arasında oluşan bir sermaye değildir. Kültürel sermaye aynı zamanda, göçmenlerin
diğer toplumsal boyutları, örneğin kurdukları aile gibi çeşitli etmenler
tarafından da şekillendirilir.
Belirsiz dengeler: Kültürel sermayeyi değerlendirirken aile kurmak
Son olarak ele almak istediğim kültürel sermaye değerlendirme stratejisi, daha önce
anlatılanlardan oldukça farklıdır. Çünkü bu insanlar, ne ulus-aşırı bir kültürel sermayeye
sahipler ne de – doktorlar gibi – bir Almanla evlenmenin avantajlarından yararlanmaktalar.
Halbuki Almanya’ya gelmelerinin ana nedeni, duygusaldır. Bu kadınlarKültürel
Sermayenin Göçü: Ülkesinde Yüksek Öğrenim Görmüş Göçmenlerin Almanya İş Piyasasındaki...
46
dan biri – ki hepsi kadın – neden sevdiği insanla evlenmediğini şöyle anlatmaktadır:
“benim için önemli bir nokta, onunla evlenmek istemiyordum. Yani evlenmeyi çok
isterdim aslında, … ama bir oturma müsaadesi almak için evlenmek istemedim. Bu
yüzden şu yönteme başvurdum”. Bayan Piwarski aile birleşimi vizesine mecbur
kalmamak için Almanya’da bir şirket kurmuş ve vizeyi bu yolla elde etmiştir.
Önceleri Almanya’da iş yapmak isteyen Çek firmalara, sonra ise Çek Cumhuriyeti
piyasasına uzanmak isteyen Alman firmalarına danışmanlık hizmeti sunmuştur. İş
alanı bu şekilde dar ve etnik bir çerçevede kaldıysa da, erkek arkadaşının yardımına
muhtaç kalmadan Almanya’da kendine bir yer edinmiştir. Ancak Almanya’ya yerleştikten
sonra sevdiği insanla evlenip bir aile kurmayı planlamış ve öyle de yapmıştır.
Bu kadar kendine güvenen ve özerk hareket eden bir insan, tabii ki kendini sadece
etnik bir piyasaya (söz gelimi Polonya uzmanlığına) bağlamak istemez. Makalenin
başında bahsedilmiş olan Fabiola Guzman, Latin Amerika uzmanlığından kurtulmak
için hem tekrar üniversite tahsili yapmış hem de hizmet içi eğitim alarak “vergi danışmanı”
ünvanını kazanmıştı. Bunların ardından memleketiyle herhangi bir bağlantısı
olmayan bir işe sahip olmuştu.
Fabiola Guzman, bayan Piwarski ve bu kategoriye giren diğer kadın göçmenler,
Almanya’ya ilk geldiklerinde belirsizliklerle dolu ve oynak olsa da bir denge korumaya
özen gösterip sonra da bu dengeyi sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Erkeklerde
hiç rastlanmayan bu yol, kanımızca, kendi ülkesinde spesifik sosyalleşme süreçlerinden
geçmiş kadınlara özgüdür.
Sonuç
Göçmenlerin memleketlerinde tamamladıkları tahsillerini Alman iş piyasasında
değerlendirmelerinin dört tipik yolu, eğitimin ancak belli şartlarda kültürel sermaye
olabileceğini ve kapitalist üretim alanında değerlendirilebileceğini göstermektedir.
1. Bu şartlardan en önemlisi, bilgi ve becerinin başkaları, özellikle de işverenler
tarafından tanınmasıdır. Göçmenlerin iş piyasasında karşılaştıkları beklenti ve
olanaklar çok önemlidir. Bu beklentilere uygun olmayan ya da uygun görülmeyen
bilgi ve beceriler, hiç bir şekilde kültürel sermaye olamaz.11
2. Belli başlı bilgi ve beceriler için ayrıca devletin koyduğu standartlar önemli olabilir.
Özellikle hekimlik gibi mesleklerde devlet kendi tahakkümünü, göçmenleri çok
dar – ve giderek daralan – bir boğazdan geçirmek (ya da onları geçirmemek) için kullanmaktadır.
Devletin kurumsallaşmış kültürel sermaye üzerindeki bu iktidarı, bir
anakronizm olarak görülebilir. Giderek liberalleşen piyasalarda eğitimin değeri aslınArnd-
Michael Nohl
47
da iş piyasasında biçilir. Ancak devletin koyduğu bu standardlar liberal piyasa
ekonomisine aykırı değildir. Çünkü devletin mesleklerini icra etme izni verdiği doktorlar
yine serbest piyasada bir iş bulmak zorundadırlar.
3. Mülteciler örneğinde görüldüğü gibi, eğitimin değerlendirilmesi için zaman da çok
önemli bir faktördür. Bayan Orsolic, Almanya’ya ilk geldiğinde belki ülkesinde
gördüğü iktisat öğrenimiyle nitelikli bir iş bulabilirdi. Ancak çalışma hakkının verilmediği
sekiz yılın ardından artık Yugoslavya’dan aldığı diploma, işverenlerin
gözünde bütün değerini yitirmiştir.
4. Diğer yandan bayan Guzman, eğitimini sürdürerek ve genişleterek, niteliklerini
hep – yine bir malı çağrıştıran bu deyim yerindeyse – „taze“ tutabilmiştir. Rafa
kaldırılmış ve kullanılmayan bilgi ve beceriler için zaman her ne kadar bir tehlike ise
(zaman aşımı), pratikte uygulanan ve hatta genişletilen bilgi ve beceriler de bir o
kadar zamandan faydalanabilir.
5. Bir Almanla evlendiklerinden çabucak sağlam bir oturma ve çalışma izni alabilmiş
olan göçmenler, mülteci statüsünden uzun yıllar boyunca kurtulamayan bayan
Orsolic ile karşılaştırılırsa devletin katı tahakkümü bir kez daha görülebilir. Bir göçmen
daha önce sıralanan bütün koşulları yerine getiredursun, devlet ona çalışma izni
vermedikten sonra Almanya’da bilgi ve becerilerini hiçbir şekilde kültürel sermayeye
dönüştüremez.12
Alman siyasetciler, istenmeyen insanları dışarıda bırakıp akademik eğitimli göçmenleri
çekerek göçü kanalize etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, araştırmaya dahil olan
göçmenlerin hiçbiri, siyaset erbabının istediği şekilde Almanya’ya gelmemiştir. Göç,
kolayca idare edilebilecek bir toplumsal olay değildir. Kaldı ki, sosyal bilimciler için
kolay anlaşılacak bir olgu hiç değildir.
Göç, kültürcü bir yaklaşımla ekonomiden ayırt edilecek olursa göç olayının ancak bir
kısmı görülebilmiş olur. Ancak aynı zamanda göçün ekonomik veçhesi, göçmenlerin
hayat hikayelerinin diğer toplumsal boyutlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Dolayısıyla
araştırmacılar, Türkiye’de olsun, Almanya’da olsun, göç olgusunu çok yönlü bir şekilde
araştırmak zorundadır.
---------------------------------------
D‹PNOTLAR
1 Almanya’ya çağrılmış olan vasıfsız işçilerin durumu için bkz. Kaya/Şahin 2007, s. 85-314.
2 Beyin kazanımı ve göçü hakkında global bir perspektif için, Hunger (2003)’e bakılabilir.
Almanya örneği için bkz. Bauer/Kunze 2003.
3 2005 ile 2009 yılları arasında gerçekleştirilen „Göç sürecinde kültürel sermaye“ başlıklı proje,
Volkswagen Vakfı tarafından finanse edilmekte ve Arnd-Michael Nohl, Karin Schittenhelm,
Kültürel Sermayenin Göçü: Ülkesinde Yüksek Öğrenim Görmüş Göçmenlerin Almanya İş Piyasasındaki...
48
Oliver Schmidtke ve Anja Weiss tarafından yönetilmektedir. Projenin websayfası: www.cultural-
capital.net
4 Fabiola Guzman’ın adı ve kişisel bilgileri, bu makalede bahsi geçeçek diğer göçmenlerde de
olduğu gibi anonim kalmalarını sağlamak için değiştirilmiştir. Hayat hikayelerinin çoğu, proje
arkadaşım Dr. Ulrike Selma Ofner tarafından gerçekleştirilen ve kısmen incelenen mülakatlar
çerçevesinde sağlanmıştır.
5 Makalenin yazılmasında konu ve dil bilgisinden çok yararlandığım Nazlı Somel’e, değerli
tavsiyelerinden dolayı derginin hakemlerine de teşekkür ediyorum.
6 Karşılaştırılan ülkeler arasında, Kanada ve Birleşik Krallık’ın yanısıra Türkiye de bulunmaktadır.
Projenin genel hatları, araştırma stratejisi ve sonuçları için, Nohl v.d. (2009)’ya başvurulabilir.
Projenin karşılaştırma metodolojisi için, Nohl (2009a)’a bakılabilir.
7 Bunun yanısıra Bourdieu, kitap, tablo, bilgisayar gibi „nesnelleşmış kültürel sermaye“’den de
bahseder, ancak bu hali, araştırmamızda dikkate alınmamıştır.
8 Araştırmanın tipleştirmeleri ile birlikte bütün vakalarını da içeren raporu için bkz. Nohl v.d.
2007.
9 Son yıllarda buna, Avrupa Komisyonu’nun zorlamasıyla, AB vatandaşları da ilave edilmiştir.
10 Yvonne Henkelmann bu gibi göçmen doktorları Kanada’da çalışan meslektaşlarıyla karşılaştırmıştır
(bkz. Henkelmann 2007).
11 Bu noktada ayrıca iş piyasasının konjonktöründeki olası değişikliklere de dikkat edilmeli.
12 Barbara Pusch (2009)’un Türkiye örneğinde gösterdiği gibi devletin hakimiyeti her yerde bu
kadar katı değildir. Ayrıca bkz. İçduygu 2003.
KAYNAKÇA
Bauer, Thomas K./Kunze, A.: The Demand for High Skilled Workers and Immigration Policy. Essen:
RWI-Discussion Papers No. 11. 2003
Bohnsack, R./Pfaff, N./Weller, W. (y.h.): Qualitative Research and Documentary Method in
Educational Science. Opladen: Budrich
Bohnsack, R.: Rekonstruktive Sozialforschung. Einführung in Methodologie und Praxis qualitativer
Forschung. Opladen: utb. 2007.
Bourdieu, P.: “The forms of capital”. J.G. Richardson (y.h.): Handbook for Theory and Research for
the Sociology of Education. New York: Greenwood 1986, s. 241-258
Bourdieu, P./Loic J. D. Wacquant: Düşünümsel bir antropoloji için cevaplar. İstanbul: İletişim 2003.
Bourdieu, P.: Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine. İstanbul: Hil Yayınları. 2006.
Henkelmann, Y.: Ärzte in der Fremde. Karrieren und Sprachkenntnisse von Medizinern in
Deutschland und Kanada. Berlin: Logos 2007.
Hunger, U.: „‚Brain Gain’ – Theoretical Considerations and Empirical Data on a New Research
Perspective in Development and Migration Theory.” IMIS-Beiträge, No. 24. 2004, 213-221 [url:
imis.uni-osnabrueck.de; ulaşım tarihi: 4 Ocak 2008]
İçduygu, A.: Irregular Migration in Turkey. International Organisation of Migration. Migration
Arnd-Michael Nohl
49
Research Series No 12, Genf 2003
Kaya, A./Şahin, B. (y.h.): Kökler ve Yollar – Türkiye’de Göç Süreçleri. İstanbul: İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları 2007
Nohl, Arnd-M.: Interview und dokumentarische Methode – Anleitungen für die Forschungspraxis.
Wiesbaden: VS. 2009b.
Nohl, Arnd-M.: „Der Mehrebenenvergleich als Weg zum kontextuierten Ländervergleich –
Methodologische Überlegungen anhand eines internationalen Projektes zur
Migrationsforschung“. S. Hornberg, I. Dirim, G. Lang-Wojtasik, P. Mecheril (y.h.): Beschreiben
– Verstehen – Interpretieren. Stand und Perspektiven International und Interkulturell
Vergleichender Erziehungswissenschaft in Deutschland. Wiesbaden: VS 2009a, 304-319
Nohl, Arnd-M./Ofner, Ulrike S./Thomsen, S.: Kulturelles Kapital in der Migration: Statuspassagen
von gleichberechtigten hochqualifizierten Bildungsausländer(inne)n in den deutschen
Arbeitsmarkt. Working paper No. 3. 2007 [url: www.cultural-capital.net, Ulaşım tarihi: 2 Ocak,
2008]
Nohl, Arnd-M./Schittenhelm, K./Schmidtke, O./Weiss, A. (y.h.): Kulturelles Kapital in der Migration
– Hochqualifizierte Einwanderer und Einwanderinnen auf dem Arbeitsmarkt. Wiesbaden: VS
2009
Nohl, Arnd-M./Somel, N.: Nitel Araştırmada Görüşme Değerlendirme. Teorik Arka Planı ve
Uygulama Süreci ile Belgesel Yöntem. İstanbul. 2010. (yayınlanmak üzere)
Pusch, B.: „Irreguläre Migration in die Türkei.“ Pusch, Barbara/Tekin, Uğur (Hrsg.): Türkei und
Migration: Migrationsbewegungen im Rahmen der Eingliederung in die Europäische Union.
Würzburg 2009 (yayınlanmak üzere)
Schütze, F.: “Hülya's migration to Germany as self-sacrifice undergone and suffered in love for her
parents, and her later biographical individualisation. Biographical problems and biographical
work of marginalisation and individualisation of a young Turkish woman in Germany. Part I”
[33 paragraphs], Forum Qualitative Sozialforschung / Forum: Qualitative Social Research [Online
Journal], Vol. 4, No.3. 2003 içinde. [Url: http://www.qualitative-research.net/fqs-texte/3-
03/3-03schuetze-e.htm, Ulaşım tarihi: 2 Ocak, 2008].
Weiss, A.: „The Transnationalization of Social Inequality. Conceptualizing Social Positions on a

World Scale”. Current Sociology Vol. 53, no. 4, 2005, 707-728.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder