Kitabımın giriş bölümünde, amaçlarımdan birinin/ benliği, aileyi ve toplumu birbirine bağlamak olduğunu söylemiştim. Şimdiye kadar, insan gelişimini ortam içinde ve kültür-benlik çerçevesinde inceleyerek birtakım bağlar kurmaya çalıştım. Çocukluk döneminin/ yeterliğin ve benliğin toplumca nasıl kavramlaştırıldığı/ önemli bir nokta olarak karşımıza çıktı.
Bunun yanı sıra/ ana-babanın, yeterliği ve benliği nasıl yorumladığı da, toplumsal kavramlaştırmalarla çocuk yetiştirme biçimlerinin arasında bir köprü olarak belirdi. Bu tartışmalarda aile kavramına sıkça başvurmama rağmen aileyi yeterince inceleyemedim. Bu bölüm, aileyi benlik-aile-toplum ilişkilerinin odak noktası olarak ele alıyor. Bu bölümde sosyo-ekonomik gelişim çerçevesinde bir aile değişim modeli önereceğim. Bu model, benlik gelişiminin nedensel/işlevsel analizini de içermektedir ve ayrışmış ve ilişkisel benliklerin gelişimine ışık tutacaktır.
Ana-babalıkla ilgili etnokuramlar, değerler ve davranışlar, toplumsal değerlerin gelişimsel sonuçlarla nasıl bağlantılı olduğunu anlama yolunda önemli bir yere sahiptir. Ancak, bunlar ailenin sadece bir yüzünü oluştururlar. Resmi tamamlayabilmek için ailenin diğer yüzlerinin de incelenmesi gerekir. Önemli olan, aileyi, sosyal, yapısal ve ekonomik faktörlerle bağlarını inceleyerek, makro sistem içine oturtmaktır. Aileyi bulunduğu ortamla birlikte ele alan böyle bir analiz, daha önce sözünü ettiğim orta sınıf/kentli/eğitimli gruplarla ve düşük sosyo-ekonomik düzey/ kırsal/marjinal göçmen gruplar arasındaki çocuk yetiştirme farklılıklarını açıklamaya yardımcı olur.
Buradaki aileye yaklaşımım birden çok disiplini içeriyor. Psikolojik kavramlar ve bulguların yanında sosyolojik ve demografik kavram ve bulgulardan da yararlandım. Bunun nedeni/ aile-toplum ilişkisinin geleneksel olarak psikoloji tarafından incelenmemiş olmasıdır. Sosyolojik bakış açılan, aileyisosyo
ekonomik konum, kültür ve tarih bağlamına oturtmuş olmaları açısından önem taşır. Birey-aile-toplum ilişkilerini incelerken farklı analiz düzeylerinde çalışmak zor bir iştir. Bu yüzden çok az sayıda araştırmacı toplum, aile ve birey sistemlerini görgül olarak bağdaştırmaya kalkışmıştır (örneğin, Bronfenbrenner, 1979; Cowan, Field, Hansen, Skolnick ve Swanson, 1993, s. 479; Fişek,1991; Grotevant, 1989; Szapocznik ve Kurtines, 1993). Yine de, benlik, aile ve toplumun temelinde yatan nedensel bağların ve ilişkilerin en azından bir kısmını anlamaya çalışmak önemlidir. Bunu anlamak, neden belli toplumsallaşma değerlerinin bazı toplumlarda görülüp diğerlerinde görülmediği ve değişimin neden ve nasıl meydana geldiği sorularını cevaplayabilir.
Ailenin nesiller arası bir sistem olarak karmaşıklığı ve zaman içinde değişmesi, psikolojik analize bir engel oluşturmuştur (McGoldnck ve Carter, 1982). Dikkatlerini birey üzerinde yoğunlaştırmış psikologlar için aileyi bir analiz birimi olarak görmek oldukça zor olmuştur. Klinik psikolojinin uygulamalı alanları ve aile terapisi dışında, aileyle ilgili psikolojik kuramlara nadiren rastlanmaktadır. Aile terapisi alanındaki aile sistemleri kuramı (örneğin Guerin, 1976; Minuchin, 1974), özellikle aileye bütünsel bir yaklaşım getirerek, bu konudaki düşünce ve uygulamayı etkilemiştir.
Akademik psikolojide ailenin işleyişini ve aile değişimini aydınlatacak bir kuramın yokluğunda, prototipik (orta sınıf, çekirdek) Batı ailesi, “aile” olarak benimsenmiştir. Bu nedenle, antropologlar ve sosyologlar tarafından incelenen ailede kültürlerarası çeşitlilikler, akademik psikolojide kendine yer bulamamıştır.
MODERNLEŞME GÖRÜŞLERİ
Aile, toplumun ayrılmaz bir parçasıdır ve doğal olarak toplumun sosyal yapısına, değerlerine ve normlarına bağlıdır. Bu sosyal ve kültürel özellikler zaman içinde ve toplumdan topluma değiştiği için, ailede de değişiklikler göze çarpar. Ailede çeşitlilikle karşılaşan psikologlar, bu çeşitliliği ya sosyolojik ve antropolojik çalışmaların bir konusu olarak değerlendirip göz ardı etmişler ya da geçici bir durum olarak algılamışlardır. Geçici durum algısı, modernleşme kuramının temel varsayımına bağlıdır. Buna göre, dünyadaki çeşitliliğin prototipik Batı modelinde odaklaşacağı ve dolayısıyla Batı modelinden farklı olan her modelin zamanla bu modele benzeyecek şekilde değişeceği savunulur. Yani, kültürlerarası bir aile kuramının yokluğunda, ilk olarak modernleşme kuramının ortaya koyduğu, (Dawson, 1967; Doob, 1967; Inkeles, 1969,1977; İnkeles ve D. H. Smith, 1974; Kahl, 1968) sosyal gelişimle Batı modeline doğru tek yönlü bir değişim olacağı varsayımı, halen de varlığını sürdürmektedir. Modernleşme kuramının sosyolojide popülerliğini yitirmesine ve ciddi eleştirilere maruz kalmasına karşın (Bendix, 1967; Cusfield, 1967), Batı modeline doğru tek yönlü bir değişim beklentisi psikologlar arasında sürmektedir (Caldwell, 1977; Georgas, 1989, bu konu hakkındaki tartışmalar için bakınız Kağıtçıbaşı, 1994a, 1994c).
Prototipik Batı ailesinin temel özelliklerini tekrar etmek gerekirse, bu bir bağımsız ilişkiler sistemidir. Aile, akrabalardan bağımsızdır ve kendi başına, ayrı, çekirdek bir birim teşkil eder. Ayrıca, ailenin kendi alt sistemleri de (kişiler) birbirlerinden iyi belirlenmiş sınırlarla ayrılmıştır. Bütün Batı ailelerinin bu modele uymadığı iddia edilebilir. Daha sonra da belirteceğim gibi, bu iddia doğrudur. Yine de bu model, özellikle psikolojide tutulan bir prototiptir ve Batı (özellikle Amerikan) dünya görüşünü yansıtır. Psikologlar ve diğer sosyal bilimciler tarafından ortaya konan eleştirilere karşın bu prototip varlığını sürdürmüş; aile ve aile değişimi konularındaki fikirleri etkilemeye devam etmiştir.
Modernleşme kuramının değişime bakışı durağandır. Bu bakış, sosyal Darwin’cilik geleneğinde ilerlemenin evrimsel modeline bağlıdır (Mazrui, 1968). Burada söz konusu olan ilerleme, ergeç belirlenmiş olan amaca ulaşmaktır, bu amaç ise Batı modelidir. Modernleşme varsayımında Batı prototipinden farklı olanlar “yetersiz” kabul edilmekte ve dolayısıyla gelişmeyle birlikte bunların değişeceği öngörülmektedir. Bu görüş özellikle ekonomik gelişmeyle ilgili tartışmalarda etkili olmuştur. Örneğin, toplulukçu sıkı insan ilişkileri, ekonomik gelişmeyle uyumlu bulunmadıkları için yetersiz görülmüştür (örneğin, Kapp, 1963; Minturn ve Hitchcock, 1966; Weber, 1958, D. Sinha tarafından sözü edilmiştir, 1988; Hoselitz, 1965). Nitekim Hofstede (1980) bireycilikle ekonomik refah arasında yakın bir ilişki saptamıştır.
Bu varsayım, yaygınlığına karşın, günümüzde. Doğu Asya’nın toplulukçu kültürlerindeki (Japonya, Kore/ Tayvan, Hong Kong, Singapur, Tayland ve Malezya) hızlı ekonomik gelişme örnekleriyle sorgulanmaktadır. Bu toplumlardaki iç içe aile/insan ilişkileri “yetersiz” değildir ve gelişmeye de engel oluşturmamıştır. Ayrıca, Batı’nın bireyci-ayrışmış aile modeline doğru da bir değişim görülmemektedir. Bu toplumlarda insan ilişkilerinde ve aile yapısında devamlılık olduğunu gösteren bulgular vardır (Bond, 1986; Hayashi ve Suzuki, 1984; Iwawaki, 1986: Roland. 1988; D. Sinha ve Kao, 1988; Sun, 1991; Suzuki, 1984; C. F. Yang, 1983). Ayrıca, karşılıklı bağımlılık ve sıkı ilişkiler içeren bu aile modelinin ekonomik başarıya katkıda bulunduğu saptanmıştır; örneğin, bu model Japonya’da işyerinde başarıyla uygulanmış ve Çin’de aile şirketleri başarı kazanmıştır.
Modernleşme kuramının ve onun tek yönlü değişim hipotezinin altında yatan ikinci bir varsayım da. Batı ailesinin sanayileşmenin zorunlu bir sonucu olarak çekirdekleşmeye ve bireyci ayrışmaya doğru bir değişim geçirmiş olduğudur. Bu yüzden sanayileşmenin, Batılı olmayan toplumlardaki ailede de aynı tür değişikliğe sebep olacağı iddia edilmektedir. Oysa, bu varsayım, çekirdek ailenin ve bireyciliğin Batı Avrupa’daki (özellikle İngiltere’deki) endüstri devrimi öncesinde de var olduğunu gösteren tarihsel kanıtlar tarafından sorgulanmaktadır.
Tarihsel belgeler, nüfus kayıtları ve mahkeme tutanakları; ailenin, etkileşimi, anlaşmazlıkları, ilişkileri (aynı soyadı), evlilik yapısı, yerleşim modelleri ve çeşitli işlevleri bakımından incelenmesine önemli kaynaklar oluşturmaktadır (Razi, 1993). Bu tür incelemeler, tipik İngiliz ailesinin endüstrileşme öncesinde de geniş değil çekirdek bir yapıya sahip olduğunu, ailenin toprağa bağlı olmadığını, akraba bağlarının zayıf olduğunu ve bu yüzden köylülerin akraba yardımına değil, kurumsal desteğe yöneldiğini göstermiştir. Kırsal toplum oldukça hareketliydi; çocuklar 10 yaşından sonra evde yalnız bırakılıyor ve kendi ailelerini kurmadan önce birkaç yıl başka ailelerin yanında yatılı hizmetkâr olarak çalıştırılıyorlardı; kadınlar geç evleniyorlar ya da bazıları hiç evlenmiyorlardı (bkz. Razi, 1993).
Bütün bu demografik-yapısal özellikler; çekirdek, ayrışmış, bireyci insan modelini yansıtır. Ayrıca laik bireycilikle ve 18. yüzyılda doğurganlığın azalmasına neden olan cinselliğin ve evlilik yaşının birey tarafından kontrol edilmesiyle ilgili bulgular da vardır. Genel olarak bu bulgular İngiltere’dendir. Ancak, tarihsel araştırmalarda ve gezginlerin notlarında Batı Avrupa ve Amerika’da da endüstrileşme öncesinde bireyciliğin var olduğu saptanmıştır (Aries, 1980; Furstenberg, 1966; Lesthaeghe, 1980; Thorton ve Fricke, 1987).
Bu ayrıntılı tarihsel araştırmalara dayanarak, bazı tarihçiler çekirdek ailenin ve bireyci modelin İngiltere’de ortaçağdan beri varolduğunu iddia ediyor (Bennett, 1984; Britton, 1976; Hanavvait, 1986; Laslett, 1971,1977; MacFarlane, 1978,1986; R. M. Smith, 1979). Bireyci aile sisteminin başlangıcını bu kadar eskiye dayandırmayan başka tarihçiler bile, bu sistemin erken modern devirden itibaren (16. yüzyılının başları) varlığını kabul ediyorlar (Lesthaeghe, 1983; Lesthaeghe ve Surkyn, 1988; Razi, 1993; Thadani, 1978; Thorton, 1984). Bu tarihsel bulgular ışığında, Batı bireyciliğinin endüstrileşmeden önce varolduğu, yani endüstrileşmenin bir sonucu olmadığı açıklığa kavuşmuştur. Bu nedenle
batılı olmayan toplumlarda da endüstrileşme sonucunda bireyciliğin yaygınlaşacağı varsayımı geçerliğini yitirmektedir.
Bu demek değildir ki, batılı olmayan toplumların bağımlı aile modellerinde bir değişim gözlenmeyecek. Değişim bütün toplumlarda insanla ilgili her konuda sürmektedir. Ancak bu değişim, modernleşme kuramında varsayıldığı gibi “Batı modeli“ne doğru olmayabilir ve farklı şekillerde gerçekleşebilir. Ailede ne tip bir değişimin daha olası olduğunu saptayabilmek için, değişimin neden ve nasıl gerçekleştiğini anlamamız gerekir.
AİLE MODELLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Genel Model
Bu noktada aile değişimini açıklayan prototip olarak sayılabilecek modellerin ayrıntılı bir tanımlamasına girmek bilgilendirici olabilir. Bunu yaparken ağırlıklı olarak kendi oluşturduğum model üzerinde duracağım (Kağıtçıbaşı, 1985b, 1990). Bu genel modelin öğeleri, aile sistemi ve aile yapısıdır. Gerek bu öğelerde, gerek ailenin içinde bulunduğu bağlamda görülen farklılaşmalar, üç ayrı örüntü oluşturur.
Burada önerdiğim, aile değişiminin üç farklı aile ilişki kalıbını içeren genel bir modeli. Üç değişik biçim içeren bu model toplum/kültür, aile ve benlik arasındaki işlevsel/nedensel bağları anlamak için kullanılacak bir araçtır. Bu model, benliği ailenin içine, aileyi de kültürel ve sosyo-ekonomik çevrenin içine oturtan, bağlamsal bir modeldir. Aile hem sosyal hem de psikolojik özellikleriyle incelenmektedir. Ailenin sosyal özellikleri aile yapısı açısından, psikolojik özellikleri ise etkileşim ve sosyalleşmeyi de içeren aile sistemi açısından ele alınmaktadır. Bu aynı zamanda işlevsel bir modeldir, çünkü aile etkileşim biçimleri ile benliğin sosyalleşmesi ve gelişiminin altında yatan dinamiklere eğilir.
Bu genel modelde (şekil 1), diğer üç modelde de olduğu gibi, ailenin yer aldığı bağlama öncelik tanınıyor. Bağlam denince, esas olarak ailenin içinde bulunduğu koşullar ve ailenin kültürü anlaşılıyor ve bağlam, etkileyici bir unsur olarak görülüyor. Kültür, daha önce belirttiğim gibi, esas itibariyle bireyci (ayrışıklık kültürü) veya toplulukçu (ilişkisellik kültürü) olarak ayrılmıştır. Kentsel-kırsal yerleşim, sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi yaşam koşullarının refah düzeyi çevrenin önemli göstergeleridir.
Bu bağlamsal modelde aileye sistematik bir şekilde yaklaşılmıştır. Ailenin alt sistemleri, çocuk yetiştirmede ve insanlar arası ilişkilerdeki sosyalleşme değerleri ve etkileşim biçimlendir. Aile yapısı, hem aile işleyişinin bağlamı hem de genel olarak aile sisteminin bir parçası olarak görülebilir. Sosyal değişme ve toplumsal gelişme, aileyi, yapısında ve sisteminde değişikliklere yol açarak etkiler. Bu tür değişimler, yaşam koşullarını değiştirerek bağlamı etkileyebilir. Bu tür bir geri iletim, esas olarak aile yapısındaki değişikliklerle oluşur, öyleyse, bağlam ve aile yapısı arasında, zaman içinde oluşan, dinamik bir etkileşim söz konusudur.
Aile yapısı, yapısal-demografik değişkenleri kapsar. Bu yapısal değişkenlerin sosyo-ekonomik gelişmeyle sistematik olarak değiştiği ve aile işlevini etkilediği ortaya çıkartılmıştır. Örneğin,ailenin geniş veya çekirdek oluşu, düşük
veya yüksek doğurganlık, kadının aile içindeki düşük veya yüksek statüsü, sosyo-ekonomik bağlamsal etmenlerle (yaşam koşullarıyla) ilgilidir.
Aile sistemi, birbiriyle etkileşim içinde olan iki alt sistemi içerir sosyalleşme değerleri ve aile etkileşimi Araştırmalar sonucunda önemli bulunan sosyalleşme değerlerinden bazılarına burada değinilmiştir, bütün değerleri kapsamak gibi bir iddiam yoktur. Bu sosyalleşme değerleri bağımlılık-bağımsızlık boyutunda olup, bireye veya gruba, çocuğun ekonomik veya psikolojik değerine verilen önem açısından değişkenlik gösterir.
Aile etkileşimi, ana-baba tavrı ve bunun sonucunda oluşan benlik-diğerleri ilişkisi ile benliğin gelişimi olarak belirlenmiştir. Burada (daha önce de sözünü ettiğim gibi) Baumrind’in (1971,1980,1989) ana-babalık yaklaşımı kullanılmıştır. Sonuçta oluşan ailevi/kişilerarası, bağımlılık/bağımsızlık ve ilişkisel/ayrışmış benlik, bu bütünsel sistemin bir son ürünü olarak değerlendirilebilir.
Bu genel model doğrusal değil, dinamik ve etkileşimseldir, karşılıklı nedensel ilişkilerin ve doğrudan nedensel yolların yanında geri iletimi de içerir. Modelin içeriği, dolayısıyla nasıl işlediği, birazdan inceleyeceğim üç ayrı örüntüde açıklığa kavuşacaktır. Bu modeli, sosyo-kültürel bağlamda makro sosyal-yapısal etmenlerle kişisel benlik arasındaki aile işlevlerini çözümleyen bir araç olarak değerlendiriyorum.
Üç belirgin aile örüntüsü ise, aile sisteminin ve işleyişinin farklı sosyo-ekonomik bağlamlardaki prototipleri olarak oluşturulmuştur. Bu örüntüler, varolan ailelerin tam bir tanımı olarak değil, farklı kuramsal biçimlenmelerin birer taslağı olarak görülmüştür. Üç model, aile özelliklerinin farklı bileşkelerini içermektedir. Bazı özellikler örtüşebilir, ancak her model diğer ikisinden farklıdır. Bu modeller, özellikle benlik gelişimi üzerinde durulduğunda, birer “insan modeli” olarak da görülebilir. Ayrıca, bu örüntüler, temel insan ilişki biçimleriyle ve bunların aile ve kültürle olan bağlantılarıyla ilgilidir. Bu yüzden, gerektiği yerlerde, bu kalıplardan aile/insan modeli olarak söz edeceğim.
Önce, ideal-tipik “karşılıklı bağımlılığa dayanan” aile modelini tanımlayacağım. Daha sonra, “bağımsızlık” modelini inceleyeceğim. Bu iki prototip tanıdık gelecektir, çünkü literatürde çokça karşımıza çıkarlar. Bu aile biçimlerinin bazı özellikleri daha önceki bölümlerde de incelenmişti. Üçüncü model, “karşılıklı duygusal bağlılık” modelidir ve “ilişkisellik kültürüne” sahip toplulukçu toplumlarda sosyo-ekonomik değişim geçiren ailelerin bir prototipini oluşturur. Bu modeli, iki karşıt modeli anlattıktan ve geleneksel karşılıklı bağımlılık modelinde gerçekleşen değişimi tartıştıktan sonra inceleyeceğim. Bu üç farklı aile/insan modelinden söz ederken, neden belli özelliklere sahip olduklarını açıklamaya çalışacağım, yani dinamiklere bağlamsal/işlevsel bir bakış açısından değineceğim.
Karşılıklı Bağımlılık Modeli
Bu tip ailelerin çoğunda çekirdek aile yapısı gözlenmesine karşın, çoğunlukla işlevsel-geniş aile özelliği kendini göstermektedir. Bu tür aileler, hane halkı yapısı bakımından çekirdek yapıya sahip olsalar da, tarımsal üretim ve tüketim, çocuk bakımı, evde yiyecek üretme gibi aile işlevlerinde geniş aile gibidirler. Bu, farklı kuşakları birbirine bağlayan yakın akraba ilişkileri ile mümkündür. Düşük refah düzeyi ve tarımsal yaşam biçimi göz önünde bulundurulduğunda, işlerin paylaşılması yaşamı sürdürmek bakımından hayli önemlidir. Sonuç olarak, aile diğer akrabalarla karşılıklı bir bağımlılık içindedir.
Yaşlılık sigortası ve benzer sosyal güvence sistemlerinin bulunmadığı durumlarda, yaşlılar için en büyük güvence kendi evladandır. Kuşaklararası karşılıklı bağımlılık en çok bu noktada dikkat çeker. Genç yetişkinler, yaşlı ana-babalarına maddi destek sağlarlar. Demografik anlamda, maddi kaynaklar genç yetişkinlerden yaşlı ana-babaya doğru akar. Bu durum erkek çocuğun tercih edilmesine neden olur, çünkü erkek evlat yaşlılık güvencesi için daha güvenilir bir kaynaktır. Çocuk ölümlerinin çokluğu karşısında yeterli sayıda çocuğun ve özellikle erkek evlatların hayatta kalmasının sağlanması bakımından böyle bir aile yapısında yüksek doğurganlık düzeyi önem taşır. Erkek evlat sahibi olmak, ataerkil aileye dışarıdan gelmiş ve bu yüzden başta aile içi statüsü düşük olan kadının statüsünü de yükseltir.
Prototipik karşılıklı bağımlı aile yapısının bu kısa özeti, bu karmaşık örüntünün çok önemli başka özelliklerini yansıtamamaktadır. Bu özet esas olarak, araştırmalar sonucunda, aile dinamikleri ve etkileşimini açıklayan, kuramsal olarak önemli bulunmuş bazı nitelikleri içermektedir. Bu özellikler sosyo-ekonomik gelişme sonucunda, öngörülebilen bazı değişikliklere uğrar.
Bunlardan biri, çocukların ana-babaları için taşıdığı ‘yaşlılık güvencesi değeri’dir. Bu değer, nesiller arasında duygusal ve maddi bağımlılığı içerir. Maddi ve duygusal bağlılık arasındaki fark önemlidir, çünkü bunlar sosyal değişme ve gelişme ile yaşam biçimlerindeki değişikliklerden farklı şekillerde etkilenirler. Maddi bağımlılık, kentleşme, eğitim vb. gibi etkenlerle artan refah sonucu azalma gösterirken; duygusal bağlılık, bağlılık kültürüne sahip toplumlarda sosyo-ekonomik gelişmeden etkilenmemektedir.
Bu durum, yapılan araştırmalarla belirlenmiştir. Bu araştırmalardan özellikle önemli olanı, 9ülkede gerçekleştirilen Çocuğun Değeri Araştırması’dır (ÇDA). Bu karşılaştırmalı araştırmanın bulguları bu konuya ışık tutmaktadır. Endonezya, Almanya, Kore, Filipinler, Singapur, Tayvan, Tayland, Türkiye ve ABD’de gerçekleştirilen ÇDA’da, Almanya ve Endonezya dışında tüm ülke nüfuslarını temsil eden örneklemler kullanılmış ve 20.000‘den fazla evli kişiyle geniş kapsamlı mülakatlar yapılmıştır. Bu araştırmada, ana-babaların çocuk sahibi
olma konusunda güdülenmeleri, çocuklarına atfettikleri değerler, doğurganlık tercihleri gibi konular incelenmiştir (Bulatao, 1979; Darroch, Meyer & Singarimbum, 1981; Fawcett, 1983;L. W. Hoffman, 1987, 1988; Kağıtçıbaşı, 1982a, 1982b, 1982c).
ÇDA’da, çocukların ekonomik ve psikolojik değerleri öne çıktı. Bunlardan birincisi, çocuğun küçükken ve büyüdüğünde ailesine maddi katkıda bulunmasını kapsıyordu. İkincisi ise, ana-babanın çocukta bulduğu sevgi, onunla duyduğu gurur, onun kendilerine arkadaşlık etmesi gibi değerleri içeriyordu. Araştırmadan çıkan önemli bir bulgu, az gelişmiş ülkelerde, çocuğa atfedilen ekonomik değerin ve özellikle “yaşlılık güvencesi” değerinin belirginliğidir. Örneğin, kadınlar içinçocuğun “yaşlılık güvencesi” olarak görülmesi, Endonezya’dan iki alt örneklemde %93 ve %98,Filipinlerde %89, Tayland ve Tayvan’da %79 ve Türkiye’de %77 oranında çocuk doğurma nedeni olarak belirtilmiştir. Bu değer, Almanya ve ABD’de sadece %8 oranı ile diğer ülkelerdekine bir tezat oluşturmaktadır. Kore (%54) ve Singapur (%51) gibi hızlı ekonomik gelişme süreci yaşayanülkelerde görülen oranlar ise bu iki uç nokta arasında yer alıyordu (Kağıtçıbaşı, 1982c).
Ülke iç farklılıklar da, sosyo-ekonomik gelişme bakımından, kültürlerarası olanlarla aynıdoğrultudadır. Örneğin, Türkiye’de oturulan bölgenin gelişmişlik düzeyi arttıkça, kadınlar için çocuğun yaşlılık güvencesi değeri azalmaktadır (en az gelişmiş yerlerde %100, orta derecede gelişmiş yerlerde %73, gelişmiş bölgelerde %61 ve büyük kent merkezlerinde %40). Aynı şekilde, bu oran kadının çalıştığı iş ve eğirim düzeyinden de etkilenmektedir (kırsal kesimde tarımla uğraşan ücretsiz aile işçisi kadınlar %100, küçük esnaf ve sanatkârlar gibi tipik geleneksel gruplar %91,ücretliler %50, beyaz yakalı çalışanlar -eğitim düzeylerine bağlı olmak üzere- %19 -%37 oranında yaşlılık güvencesi değerinden söz etmişlerdir). Erkeklerden de aynı doğrultuda cevaplar alınmıştır (Kağıtçı başı, 1982a).
Öyleyse; kırsal, düşük refah düzeyindeki ve düşük sosyo-ekonomik düzeydeki toplumlarda, maddi bağımlılık ve buna bağlı olarak yüksek doğurganlık oranına; çocuğun ekonomik değerini ve yaşlılık güvencesi değerini ön planda tutan sosyalleşme değerlerine ve erkek evlat tercihine çokça rastlanmaktadır. Erkek çocuk tercihi çocuğun ekonomik değeriyle yalandan ilgilidir. Özellikle ataerkil toplumlarda erkek evlatlar daha güvenilir bir yaşlılık güvencesi ve ekonomik yarar kaynağıdır. Erkek çocuk tercihi doğurganlıkla da bağlantılıdır; yüksek doğurganla, en azındanbirkaç erkek evladın hayatta kalmasının garantisi olabilir.
Çocuğun ekonomik değeri, çocuk sayısıyla ilgilidir, ancak psikolojik değeri için aynı şeyi söyleyemeyiz. Türkiye’de ailedeki çocuk sayısının, çocuğun psikolojik değeriyle ters (r= -25),ekonomik değeriyle doğru orantılı (r= 24) olduğu saptanmıştır (Kağıtçıbaşı, 1982a, s.77). Çünkü, çocukların maddi katkıları birbirine eklenebilir, fakat ana-babaya sevgi vermek gibi çocuğun psikolojik değeri aynı şekilde biriken bir değer değildir, örneğin, her bir çocuğun aileye sağladığı maddi yardım birbirine eklenerek sonunda daha büyük bir maddi yardım sağlanabilir, ancak çocuktan sevgi görme gereksinimi bir ya da iki çocukla da tamamen giderilebilir. Nitekim Türkiye’deki ÇDA’da iki çocuk sahibi kadınlardan, çocuğun ekonomik değerini vurgulayanlar daha fazla çocuk sahibi olmak isterlerken, psikolojik değerini vurgulayanlar başka çocuk sahibi olmak istemediklerini söylemişlerdir (Kağıtçıbaşı, 1982a, s.72-73). Aynı şekilde, 8 ülkeden elde edilen ÇDA bulgularının karşılaştırmalı analizi sonucunda Bulatao (1979) şunu bulmuştur: 5 ya da daha fazla çocuğa sahip ve doğum kontrolü kullanmayan kadınlar, 2 ya da daha az çocuğa sahip ve doğum kontrolü kullanan kadınlara göre çocuğun, ekonomik değerini daha çok vurgulamışlardır; fark oldukça büyük çıkmıştır (bazı ülkelerde %30’u aşmıştır).
Bu bulgular, yüksek doğurganlığın altında yatan dinamiklere işaret etmektedir. Bu çerçevede, sosyalleşme değerleri aile-grup sadakatini, ana-babaya yatırımı desteklemektedir. Bu değerler kuşaklanırası karşılıklı bağımlılık sistemi içinde ailenin devamlılığı açısından işlevseldir. Bütün bunlarla bağlantılı olarak, bu tip aile etkileşimi, kendisini çocuk yetiştirme biçimlerinde de gösterir. Çocuk yetiştirmede özerklikten çok denetim içeren itaat ve bağımlılık yaklaşımı burada önemlidir. Bu tür sosyalleşme, ailenin devamlılığı açısından önemli bir rol oynar. Aileye sadakati, bağımlılığı ve itaati vurgulayan bir sosyalleşme biçimi, çocuğun aileyle bütünleşmesini sağlar. Bu şekilde büyütülen çocuklar ileride ailelerine sadık olurlar. Bağımsız yetiştirilmiş çocuklar ise ileride ailesinin yaran yerine kendi yararını gözetebilir. Bu yüzden, bağımsızlık, “karşılıklı bağımlılık aile modeli”nde işlevsel değildir.
Türkiye’de uygulanan ÇDA’da, çocuklarda en çok istenilen nitelik olarak çocuğun ana-babasının sözünü dinlemesi vurgulanmıştır (kadınların %59’u, erkeklerin %61’i tarafından seçilmiştir). Buna karşılık çocuğun bağımsız ve kendine güvenli olması, erkeklerin sadece %17*si, kadınların da %19’u tarafından tercih edilmiştir. Benzer şekilde, Endonezya, Filipinler ve Tayland’da da benzer tezat sonuçlar elde edilmiştir. Bu sonuçlar Bölüm 2 ve Bölüm 3’te de belirtildiği gibi, itaat ve sosyal uyumun önemsendiği toplumlarda, çocuk yetiştirme tarzlarına bu değerlerin yansıdığım gösterir (örneğin, Kohn, 1969; R. A. LeVine, 1974, 1988; Serpell, 1977;.
Karşılıklı bağımlılık modelinde kuşaklararası bağımlılık aile yaşamı boyunca yön değiştirir. Önce, çocuk ana-babaya bağımlıdır. Bu bağımlılık daha
sonra yaşlanmış ana-babanın büyüyen çocuklarına bağımlı olması şeklinde yön değiştirir. Sonuçta ortaya çıkan ailevi ve kişilerarası ilişkilerde, hem duygusal, hem maddi boyutta bağımlılık görülür. Dördüncü bölümde sözü edilen ilişkisel benlik bu tür aile sistemlerinde gelişir. Yani, ilişkisel benliğin gelişimine yol açan sosyalleşmenin nedeni, ailenin devamlılığının kuşaklararası karşılıklı bağımlılığı gerektirmesidir.
Bu modelde öngörülen sosyalleşme değerleri ve aile etkileşimi, işlevsel-geniş aile yapısını destekler. Ortaya çıkan, yaşam koşullan değişmedikçe kendi kendini ikame eden bir genel durumdur. Tabii ki, aile sisteminin (sosyalleşme değerleri ve aile etkileşiminin) başka etkiler sonucunda da değişime uğraması mümkündür. Ancak bu bağlamsal-işlevsel model bu dış etmenleri içermez.
Bağımsızlık Modeli
Şimdi, endüstrileşmiş, kentli, orta sınıf Batı toplumunun ideal-tipik aile insan modeli olan ‘bağımsızlık modeli’ni incelemek istiyorum (şekil 3). Bu toplumda ayrışıklık kültürü (bireycilik) egemendir. Bu model de bize tanıdık gelecektir, çünkü Batı‘nın bireyci, çekirdek ailesinin prototipik modelidir ve eleştirmenler tarafından zaman zaman yerilmiş, zaman zaman övülmüştür.
Bu model, hem ailenin diğer ailelerden hem de aile bireylerinin birbirinden bağımsız ve ayrışmış olması üzerine kuruludur. Bu model gerçek durumdan çok, ideal ya da normatif olanı yansıtmaktadır, çünkü bugünkü bulgular Batı (Amerikan) ailesinde de bir miktar karşılıklı bağımlılığın var olduğunu göstermektedir (bkz. “Farklı Bir Odaklaşma” konusu). Bununla beraber, bu model genel görünüşüyle karşılıklı bağımlılık modelinden çok farklıdır. O kadar ki, bu iki model ortak özellikler açısından örtüşme göstermezler. Bu farklılık, modellerin oluştuğu bağlamlar arasındaki farkı yansıtır. Bağımsızlık aile modeli, yüksek refah düzeyli, kentleşmiş, sanayileşmiş teknoloji toplumunda; karşılıklı bağımlılık aile modeli de düşük refah düzeyli, kırsal, tarımla uğraşan sanayi öncesi toplumda görülür. Yine, modeller arasındaki fark, ayrışıklık kültürü (bireycilik) ile ilişkisellik kültürü (toplulukçuluk) arasındaki farkı da yansıtmaktadır.
Bağımsız aile/insan modelinde nesiller birbirinden ayrışmıştır ve hem duygusal hem maddi kaynak yatırımı ana-babaya değil, çocuğa yönelmiştir. Buradaki birim, bireyselleşmiş çekirdek aile yapısıdır. Atasoyluluğun öneminin azalması ve refahın artmasıyla kadının aile içindeki statüsü yükselmiş, erkek çocuk tercihi azalmış ve doğurganlık oranı düşmüştür. Eğitimin artan önemiy-
le, çocuk sahibi olmak aileye maddi bir yarar sağlamaktan çıkıp ekonomik bir yük haline gelmiştir. Çocuğun ekonomik değerinin azaldığı bir ortamda, çocuğa atfedilen psikolojik değer ön plana çıkar. Ancak, çocuğun psikolojik değeri çocuk sayısıyla ilintili olmadığından, yüksek doğurganlığa yol açmaz. Çocuğun maliyetinin artması da düşük doğurganlığa neden olur. Bu durum, özellikle çocuk sahibi olmanın “fırsat maliyeti”nin hatırı sayılır biçimde yüksek olduğu eğitimli, iyi iş sahibi eşler arasında geçerlidir.
Buradaki sosyalleşme değerleri ve aile etkileşimi, bağımsız, ayrışmış, belirgin sınırlan olan bir benlik gelişimini doğurur. Birey ve aile düzeyindeki etkileşimler, birbirinden ayrı, birbiriyle örtüşmeyen kişiler arasında cereyan eder. Çocuk yetiştirmede denetime daha az yer verilir ve karşılıklı bağımlılık modeündeki yetkeci ana-baba davranışı, yerini serbest bırakan ana-baba davranışına
bırakır. Bireyci ideolojiyle bağlantılı olarak özerklik önem kazanmıştır. Kuşaklararası maddi bağımlılığın en aza indiği sosyo-külrürel ve ekonomik bir bağlamda, bağımsızlığa ve kendine güvene değer verilir, çünkü artık, yaşlılık güvencesi için çocuğun ana-babaya sadakat duyması ve bağımlı olması gerekmemektedir. Bu tür bir sosyalleşme hem kuşaklararası hem kişilerarası bağımsızlığı doğurur. Yani, bu model, bağımsız, ayrışmış benliğin işlevsel nedenlerini ortaya koymaktadır.
Bu modelin özellikleri, örneğin kadının yüksek statüsü, serbest ana-baba disiplini, ailenin ve benliğin bağımsızlığı, göreli olarak, özellikle karşılıklı bağımlılık aile modeliyle karşılaştırılarak ele alınmalıdır. Bu özellikler mutlak olarak değerlendirilmemelidir. Bütün Batı orta sınıf ailelerinin aynı niteliklere sahip olduğunu da iddia etmiyoruz, ancak yukarıda sözü edilen özellikler, Batı ve özellikle Amerikan orta sınıf ailesini büyük ölçüde yansıtır. Bu durum, aile ve benliğin içinde bulunduğu kültürel bağlamı oluşturan bireyci dünya görüşüyle bağdaşmaktadır.
Ayrıca, bu model, Batı’da ve özellikle ABD’de etnik ve sosyal sınıf farklılıklarına bağlı olarak görülen büyük çeşitliliği yansıtmaz. Aynı şey daha önce tartışılan ‘karşılıklı bağımlılık modeli’ için de geçerlidir. Bu modeller, değişen bağlamlarda görülen aile dinamiklerinin işlevsel bağlarını ve aileler arasındaki farklılıkları anlamamızı kolaylaştıran özet kalıplardır. Örneğin, yapılan araştırmalar Amerikan ailesinde, özellikle düşük sosyo-ekonomik düzeyde ve kadınlar arasında bir miktar karşılıklı bağımlılık olduğunu göstermiştir (Bronfenbrenner ve Weiss, 1984; Cohler ve Grunebaum, 1981; Keniston, 1985). Bununla beraber, üçüncü bölümde de belirtildiği gibi bağımsızlık ve kendine yeterlik önemli değerler olduğu için, bağımlılık, zorunlu olduğu durumlarda bile çelişkili duygulara ve başarısızlık hissine yol açabilir. Yani bu karşıtlıklar bazen kişiler için sorun yaratır (Bellah ve diğerleri, 1985; B. Berger ve P.L. Berger, 1984; Kağan, 1964).
NASIL BİR AİLE DEĞİŞİMİ?
Burada birbiriyle örtüşmeyen iki modelden söz ettim: bağımsızlık ve karşılıklı bağımlılık modelleri. Birbirinden tamamen ayrı olan özelliklerine ve oluştukları bağlamların önemli farklılıklarına rağmen, bunların birinden diğerine doğru bir geçiş olduğu öne sürülür. Daha önce de belirttiğim gibi, modernleşme kuramı, değişimin Batı modeline doğru gerçekleşeceğini öngörür. Karşılıklı bağımlılık modeline daha çok kırsal, tarımla uğraşan ve düşük refah toplumla-
rında, bağımsızlık modeline ise kentleşmiş, sanayileşmiş, yüksek refah toplumlarında rastlandığından söz etmiştik. Bu nedenle, sosyo-ekonomik gelişmeyle beraber karşılıklı bağımlılık modelinden bağımsızlık modeline doğru bir değişme olacağı varsayılıyor.
Bu varsayım, kültürü göz önünde bulundurmuyor. Daha önce de açıklamaya çalıştığım gibi, hem tarihsel hem de güncel bulgular bize sosyal ve ekonomik yapı değişikliklerine karşın, kültürlerde belli bir devamlılığın varolduğunu gösteriyor. Örneğin, Batı Avrupa’daki bireyci aile ve insan ilişkileriyle ilgili örnekler Endüstri Devrimi’nden önce, devrim sırasında ve devrimden sonra da görülmüştür. Aynı şekilde toplulukçu kültürler. Doğu Asya Pasifik ülkelerinde hızlı ekonomik büyüme ve gelişme içinde varolmaya devam etmiştir.
Bireyci aile kültürünün devamlılığı, daha önce de sözünü ettiğim çok sayıda tarihi-demografik araştırma tarafından da ortaya çıkarılmıştır. Aile-insan ilişkilerinde toplulukçu kültürün devamlılığı ise, özellikle 80’li yıllarda yapılan kültürlerarası araştırmalarla gösterilmiştir. Japonya örneği konusunda Morsbach şu yorumu yapıyor Tarihi değişimlere rağmen kişiler arası ilişki biçimlerinin devamlılığı gerçekten dikkate değer” (1980, s.342). Kao ve Hong, Çin, Tayvan ve Hong Kong’da yapılmış araştırmaları incelemişler ve şu sonuca varmışlardır “Modern, sanayileşmiş yaşamın etkilerine rağmen kültür ve sosyalleşme biçimlerinde genel bir devamlılık göze çarpıyor” (1988, s. 262).
Kültürdeki bu devamlılığa ilişkin bulgular elimizdeyken, sorulması gereken, ‘aile yapısında nasıl bir değişim oluyor ve neden?’ sorusudur. Değişim her an mevcuttur ve aile-insan ilişkilerinin tüm biçim ve yönlerinin değişmeden kalacağını savunmak gerçeği reddetmek olacaktır. ÇDA’da gösterdiğim gibi, ülkelerarası ve ülke içi karşılaştırmalarda sosyo-ekonomik değişimle birlikte çocuğa atfedilen değerlerde sistematik değişiklikler gözlenmiştir. Örneğin, sosyo-ekonomik gelişmeyle beraber, çocuğun yaşlılık güvencesi değeri ve ekonomik değeri azalmıştır. Ana-babanın, yaşlılıklarında çocuklarından maddi destek beklentisi de paralel bir azalma göstermiştir (Kağıtçıbaşı, 1982c).
İlk bakışta, çocuğun ekonomik değerindeki ve çocuktan maddi destek beklentilerindeki sistematik azalma, sosyo-ekonomik gelişimle beraber ailede bir çekirdek]eşme ve ayrışma olacağı izlenimini verebilir. Ancak bulguların daha yakından incelenmesi, bize değişimin çocuklar tarafından doyurulan belli bazı ihtiyaçlar açısından meydana geldiğini gösteriyor. Gerçekten de, sosyo-ekonomik gelişmeyle maddi bağımlılığın azaldığını fakat duygusal bağlılıkta bir değişme olmadığını görüyoruz.
ÇDA’nın bulguları esas olarak duygusal (psikolojik) bağlılıktan çok maddi bağımlılık konusunda bilgi veriyor. Maddi bağımlılık çocuğa atfedilen ekonomik değerde, duygusal bağlılık ise çocuğa atfedilen psikolojik değerde yansıyor. ÇDA bulguları, sosyo-ekonomik gelişmeyle çocuğun ekonomik değerinin azaldığı yönündedir. Bu sonuç, çocuğun ekonomik değerinin farklı göstergeleri için (çocuğun ileride yaşlılık güvencesi sağlaması, yaşlılıkta parasal destek, ev işinde yardım, maddi yardım) geçerlidir (Kağıtçıbaşı, 1982a, 1982c).
Sosyo-ekonomik gelişmeyle maddi bağımlılıklarda azalma görülmesi, ailede çekirdekleşme-ayrışmanın kaçınılmaz olduğu sonucunu doğurmaz. Çocuk sahibi olmanın artan maliyeti ve alternatif yaşlılık güvencesi olanaklarıyla birlikte zayıflayan maddi bağımlılıklara karşın, duygusal bağlılıklar devam edebilir. Nitekim, ÇDA bulguları çocuğun psikolojik değerinin sosyo-ekonomik gelişmeyle değişmediğini (Fawcett, 1983), hatta arttığını (Kağıtçıbaşı, 1982a, 1982b) ortayakoymuştur, Örneğin, Türkiye’de çocuğun anneye ‘arkadaş olma’ değeri, yaşanılan yörenin gelişmişlik düzeyi ve eğitimle artmaktadır (bu değer az gelişmiş bölgelerde %20, orta derecede gelişmiş bölgelerde %26, gelişmiş bölgelerde %32 ve büyük kentlerde %51; liseyi bitirenlerde %33, üniversite mezunlarında %43 olarak vurgulanmıştır).
Başka bir araştırmada, yine maddi bağımlılığın azalmasının duygusal bağlılığa yansımadığı gösterilmiştir. Türkiye’de Erelçin (1988) modern (genç, kentsel) ve geleneksel (yaşlı ve kırsal) grupları, başkalarına maddi ve duygusal yardımda bulunma istekliliği konusunda, karşılaştırmıştır. Modern grubun geleneksel gruba kıyasla maddi yardım konusunda daha az istekli olmasına karşılık, duygusal yardım konusunda (örneğin, bir kişiyi hastanede ziyaret etmek) iki grup arasında bir fark bulunmamıştır.
Bağlılık kültürüne sahip gelişmiş/kentsel bölgelerde kuşaklararası ilişkileri ve akraba ilişkilerini inceleyen başka araştırmalar da, yakın akraba/aile ilişkilerinin özellikle nesiller arasında önemini koruduğunu göstermiştir. Bu durum, maddi bağımlılık azaldığı halde görülmektedir, örneğin, yaşlılık sigortası vb. gibi gelirleri olan kentli yaşlılar, yetişkin evlatlarından destek istemiyorlar, hatta onlara maddi destek sağlıyorlar (Olson, 1982; C.F. Yang, 1988). Duben de, Türkiye’de gerçekleştirdiği bir araştırmadan, “akraba ilişkilerinin önemi, artan kentleşme ve sanayileşmeyle azalmamaktadır” sonucunu çıkarmıştır (1982, s.94).
Maddi bağımlılık azalırken duygusal bağlılığın devam etmesinin aile sistemi için anlamı nedir? Bunun yansıması olarak çocuğun ekonomik değerinin azalması, buna karşılık psikolojik değerinin artması aileyi nasıl etkiler? Ailenin bazı özelliklerinde değişim görülürken, diğer özelliklerinin devam etmesi beklenir. Dolayısıyla, karşılıklı bağımlılık ve bağımsızlık aile modellerinde görülmeyen bazı özelliklerin bir araya geldiği yeni bir model ortaya çıkmaktadır.
Karşılıklı Duygusal Bağlılık Modeli
Bağlılık kültürüne sahip toplumlarda sosyo-ekonomik gelişmeyle ortaya çıkan bağlamsal ve ailevi değişimler üçüncü bir modeli gerekli kılıyor: karşılıklı duygusal bağlılık modeli. Bu yeni model, diğer iki modelden farklı olmakla beraber bazı özellikleri itibariyle bunlarla örtüşür. Diğer iki modelin ana özelliklerini tekrarlamak gerekirse; bağımlılık modelinin belirleyici niteliği, hem maddi hem de duygusal alanda ailevi ve bireysel bağımlılıktır. Bağımsızlık modelinin temel özelliği ise, hem maddi hem duygusal alanda ailevi ve bireysel bağımsızlığın hâkim olmasıdır. Üçüncü modelde ise duygusal alanda karşılıklı bağlılık görülürken, maddi alanda hem birey hem aile düzeyinde bağımsızlık söz konusudur (şekil 4).
Karşılıklı duygusal bağlılık modeli, bağlılık kültürüne (toplulukçuluk) sahip gelişmiş ve kentleşmiş bölgelerde daha yaygındır. Bu bölgelerde, kültürel devamlılıkla beraber sosyal, yapısal ve ekonomik değişme ve gelişme görülür. Bağlılık kültürü süregeldiği için, aile diğer akrabalara doğru genişlemiş durumdadır. Ancak, paylaşılan etkinlikler, geleneksel karşılıklı bağımlılık modelinde görülen ortak tarımsal üretim ve tüketimden farklıdır. Aile ilişkileri, ataerkiliiğin önemini yitirmesi, kadının aile içinde yükselen konumu, düşük doğurganlık oranı ve azalan erkek çocuk tercihi ile şekillenmiştir.
Devam eden kuşaklararası duygusal bağlılık, genç yetişkinlerin duygusal yatırımlarını hem ana-babaya hem çocuklarına yöneltmelerine neden olur. Ancak, yaşlı ana-babaya maddi destek gerekmediğinden, maddi kaynak akışı sadece, gelişmiş/kentleşmiş bağlamda ekonomik bir yük haline gelmiş olan çocuklara doğru yöneliktir. Çocukların artan masrafıyla ve azalan ekonomik değeriyle birlikte, psikolojik değerleri ön plana çıkar, çünkü ekonomik yarar sağlamak bakımından çocuk yapmanın bir anlamı kalmamıştır. Böylece çocuk yapma nedeni olarak sadece çocuğun sağladığı psikolojik doyum söz konusudur.
Kuşaklararası karşılıklı duygusal bağlılık devam ettiği için sosyalleşme değerlerinde aileye/gruba bağlılık vurgulanır. Bununla beraber bu modelde bireyin de önemi vardır. Bu durum aile etkileşim biçiminde önemli bir değişikliğe yol açmaktadır, o da çocuk yetiştirmede özerkliğin yer almasıdır. Yakın aile ilişkilerinin önemi devam ettiğinden, sosyalleşmede ana-baba denetimi ve duygusal bağlılık vurgulanır. Ancak, bu aile sisteminde bireysel sadakat ve özerkliğe de yer vardır. Çünkü azalan maddi bağımlılıklarla beraber, çocuğun aileye tamamen bağımlı olması gerekmez. İleride “hayırlı evlat” olarak ana-babaya yaşlılık güvencesi sağlaması söz konusu değildir.
Böylece bu model, toplumsal ve ailevi değişim sonunda oluşan Özerk-iliş-kisel benliğin gelişiminin nedenlerini ortaya koymaktadır. Bu tip bir benlik hem ilişkiselliği hem de özerkliği kendi içinde barındırmaktadır. Karşılıklı duygusal bağlılık modelinde ortaya çıkan bu benlikte, iki temel insan ihtiyacı olan bağlanma ve özerklik (Bakan, 1966,1968) ifade bulmaktadır.
Bu aile modelinde büyüyen çocuğun bireysel ihtiyaçları, grup-aile İhtiyaçlarıyla
ters düşmez. Çocuğun özerkliği aile için bir tehdit olmaktan çıkmıştır. Farklı sosyoekonomik statüdeki grupların çocuktan beklentilerini karşılaştırmak, bu konuda bizi aydınlatacaktır. İmamoğlu (1987), yaptığı bir araştırmada Türkiye’deki, kentli, yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki (SED) annelerin, çocukta bağımsızlığa ve kendine yeterliliğe önem verdiklerini, orta ve düşük SED’deki annelerin ise itaat ve sadakati ön plana çıkardıklarını görmüştür. Buna paralel olarak, düşük SED’deki ana-babalar çocukların kendilerine minnettarlık duymalarını isterlerken, yüksek SED’deki ana-babalar böyle bir istek belirtmemişlerdir. Çocuğun yaşlılık güvencesi ve ekonomik değerinin önemli olduğu durumlarda “çocukların ana-babalarına minnettarlık duymaları aile ilişkilerinin devamı açısından işlevseldir” (s. 143).
Karşılıklı duygusal bağlılık aile/insan modelinde aile çıkarlarının bağımsızlık modelinde olduğu gibi önemsiz olduğu veya ikinci planda yer aldığı söylenemez. Burada, bireysel ve grup (aile) bağlılığının bir arada varolduğunu görüyoruz (Kağıtçıbaşı, 1987b). Buna bağlı olarak, ailevi ve kişilerarası ilişkiler, sadece duygusal alanda olmak üzere, birbirine bağlı olarak sürer. Bunun sonucunda oluşan benlik, özerklik de içeren ilişkisel bir benliktir. Örneğin, İmamoğlu’nun (1987) araştırmasında, çocuklarının kendilerine minnettarlık duymalarını istemeyen yüksek sosyo-ekonomik statüdeki ana-babalar da dahil olmak üzere bütün ana-babalar, çocuklarının onları sevmelerini ve onlara yakın olmalarını istediklerini belirtmişlerdir. Ana-babalar aynı zamanda çocukların büyüdükçe ana-babalarına karşı daha saygılı olmalarını da istemişlerdir.
Bu modeldeki çocuk yetiştirme eğilimleri ve sosyalleşme değerleri ilk bakışta birbiriyle çatışan ve hatta birbirini dışlayan değerler gibi görünebilir. Ancak böyle bir yorum, grubu bireyin karşıtı olarak gören Batı’nın bireyci bakış açısını yansıtacaktır. Başkasına yakın bağlılığın ve özerkliğin bir arada varolması mantıksız değildir ve araştırmalar böyle bir beraberliğe ilişkin bulgular sunmaktadır. Bununla beraber, çatışan eğilimler uyum problemi çıkarabilir. Bu, muhtemelen çatışmanın doğasındandır, yani insanın birbiriyle çatışan ihtiyaçlarının varolmasındandır. Bu çatışma, statik bir dengeden çok dinamik bir değişimin ve gelişimin kaynağı da olabilir. Değişim sürecinde, birbiriyle çelişen eğilimler, değişen çevreye yeni uyum yollarını yansıtan yeni sentezleri doğurabilir (bkz. Kağıtçıbaşı, 1996).
Bu birbirine karşıt eğilimlerin bir arada varolmasını bir başka şekilde yorumlamak da mümkün olabilir, Ana-baba yaklaşımını, bir ucunda denetimin diğer ucunda özerkliğin bulunduğu, tek bir boyut olarak düşünebiliriz. Karşılıklı duygusal bağlılık modelindeki yetkili ana-baba tavrı bu boyutun orta noktasına yerleştirilebilir. Burada görülen orta düzeyde bir denetimdir.
Bu tür bir kavramlaştırma, değerleri ölçmek için kolaylık sağlayabilir; ör-
neğin tek bir ölçek oluşturulabilir. Bu, diğer iki modelle, ana-baba denetiminin derecesi veya çocuk yetiştirmede bağımlılık-özerklik eğiliminin derecesi açısından karşılaştırma yapmaya izin verecektir. Araştırmacılar konuya böyle yaklaşabilirler. Modelin alternatif şekillerde kavramlaştırılmasında ve Ölçülmesinde bir sorun görmüyorum.
Daha önce de belirttiğim gibi, birbirine zıt noktaların bir arada kullanılması pek kabul edilmez, özellikle Kartezyen dualizmin entelektüel mirasına sahip Batılılar tarafından. Sinha ve Tripathi (1994) “karşıtlıklar, Batı’da kullanılan oldukça popüler bir düşünme tarzıdır” (s. 123) demiştir. Böyle bir yaklaşımla birbirine zıt davranış kategorilerinin veya bireysel özelliklerin bir arada var olabileceğini kabul etmek zordur. Bunları tek bir boyutun kutupsal zıt noktalaRI olarak değerlendirmek daha kolaydır.
Ben, yine de bu modeldeki karşıt eğilimlerin birlikte varlığını vurgulamayı tercih ediyorum. Bu eğilimlerin, aynı insan veya ailede görülebilirliği üzerinde durmak istiyorum. Bununla beraber, farklı zaman veya bağlamlarda eğilimlerden herhangi biri ön plana çıkabilir. Ayrıca, bir aile değişim modelinin nasıl oluştuğunu açıklarken, karşılıklı duygusal bağlılık modelinde, özerkliğe, aileye bağlılığın yanında yer verilmesi gerektiğine inanıyorum. Son olarak, aile/grup sadakati vebireyin kendi ihtiyacına yönelmesi (bireysel sadakat) gibi kavramları tek bir boyutta buluşturmak geçersizdir. Bireysel ve aile/grup sadakatinin birbirine karşıt kutuplar olarak yorumlanması, bunların birbirini dışladığını varsayar. Oysa bu, araştırmalarda saptanmayan bir durumdur (bakınız: Kağıtçıbaşı, 1987b, 1996).
Karşılıklı Duygusal Bağlılık Modeline Görgül Destek
Yapılan bazı araştırmalar birbirine zıt eğilimlerin bir arada var olduğuna dair bulgular sunuyor. Bu araştırmalara girmeden önce, önerdiğim aile/insan modeli ile Rank (1929,1945), Angyal (1951) ve Bakan (1966,1968) tarafından benimsenmiş kişilikle ilgili çatışma kuramları arasındaki paralelliğe dikkat çekmek istiyorum. Bu kuramlar, insanın başkalarından bağımsızlık ve başkalarına bağımlılık olmak üzere birbirine zıt ve çatışan iki temel gereksinimi olduğuna işaret eder. Bu iki temel ihtiyaca çeşitli isimler verilmiştir, “özerklik”, “kendi başına hareket etme”, “ayrışma-bireyleşme” ile “teslim olma”, “birlikte olma”, “birlik”, “kaynaşma”, “bağımlılık” gibi. “Çatışma” kuramlarında, bu ayrıştıran ve birleştiren eğilimlerin diyalektik bir sentezinin sağlıklı bir kişiliğe yol açtığı kabul edilirken, birinin bastırılıp diğerinin öne çıkması bir sorun olarak görülmuştur.Angyal ve özellikle Bakan (1966, 1968) bu gereksinmelerden, muhtemelen Amerikan bireyciliğine tepki olarak, “başkalarıyla birlikteliğin” öneminin yok varsayılmasının tehlikeleri üzerinde durmuşlardır.
Başka kuramsal bakış açılan da benzer ana fikirler taşıyorlar: Deutsch’un (1962) destekleyici karşılıklı bağımlılık (işbirliği) ve rekabete dayalı karşılıklı bağımlılık rekabet kavramlarıyla Benedict’in (1970) yüksek ya da düşük sinerji toplumları ve nihayet cinsiyet kuramlarındaki (Ghodorow, 1974,1978; Gilligan, 1982) ifadeye yönelim ve eyleme yönelim kavramları örnek olarak verilebilir. Bir önceki bölümde Amerikan psikolojisinin bireyci tutumuna yönelik eleştirilerden söz etmiştim. Her biri, karşılıklı duygusal bağlılık modelini hatırlatacak şekilde, insanın bağımlılık ve bağımsızlık gereksinimlerini bütünleştiren kavramlar öneriyordu. Örneğin; “bütünleşmiş bireycilik ” (Sampson, 1988), “karşılıklı bireycilik” (Rotenberg, 1977), “sosyal bireysellik” (Lykes, 1985) ve “ilişkisel bireycilik” (Chodorow, 1989). Evrimsel bir bakış açısı kullanan yeni bir analiz, doğal ayıklanmayla oluşan ve diyalektik bir biçimde etkileşen iki esas gelişim çizgisi öneriyor “benlik tanımı” ve “kişilerarası ilişkisellik” (Guisınger ve Blatt, 1994). Bu görüş, burada önerdiğim tezle uygunluk göstermektedir.
Bu görüşlerin her birince benliğin ilişkisel açıdan kavramlaştırılmasında gidilmiştir. Aynı durum karşılıklı duygusal bağlılık modelinde de vardır. Dahası, hem bu modelde hem de yukarıdaki görüşlerde ilişkisel benliğe özerklik atfedilmiştir. İlişkisel benlik kavramı postmodern tartışmalarda da yer almaktadır (N. Young, 1992, s. 144). Postmodernizm, benliğin yeniden inşasının başkalarıyla derin, şefkatli ve sürekli ilişkiler kurmakla mümkün olabileceğini savunmuştur. Aşın bireycilik (ve başkalarından bağımsızlık) bu eleştirilerde de. Amerikan psikolojisinde ve sosyal bilimlerdeki eleştirilerde olduğu gibi kınanmıştır (Batson, 1990; Baumeister, 1986,1991; Bellah, 1985; Campbell 1975; Cushman, 1990; Etzioni, 1993; Hogan, 1975; Lasch, 1978,1984; Sampson, 1985,1987,1988,1989; M. B. Smirh, 1994; Taylor, 1989; M. A. Wallach ve L. Wallach, 1983,1990).
İlişkisellik kültüründe, özellikle karşılıklı bağımlı aile modelinin geçerli olduğu geleneksel gruplar için durum tam tersidir. Örneğin, Türkiye’de, eleştirmenler ve eğitimciler aşın toplulukçuluktan yakınırlar ve bireysel özerkliğe daha çok önem verilmesi gerekliliği üzerinde dururlar (örneğin, Ekşi, 1982; Geçtan, 1973). Gerçekten görünen odur ki, bireyci toplumlar bağımsız olmayı, bağlı olma gereksinimini dışlama pahasına önde tutmuşlar; toplulukçu toplumlar ise bunun tam tersini yapmışlardır. Onlarda da bağlılık gereksinimi, özerklik pahasına vurgulanmıştır.
Karşılıklı duygusal bağlılık aile modelini diğer iki modelden ayıran en önemli özellik, insanın her iki gereksinimini de tanıması ve doyurmasıdır.
Karşılıklı duygusal bağlılık modelinin bu özelliği, belki de bu modele doğru geçişin nedenini oluşturmaktadır. Çünkü, bu insan ilişkileri ve aile modeli, her iki gereksinimin dışa vurumuna ve doyurulmasına izin vermektedir, bu nedenle de diğer iki modelden daha optimumdur.
Bağlılık kültürüne sahip “Çoğunluk Dünya”nın gelişmiş-kentleşmiş yerlerinde karşılıklı duygusal bağlılık modeline doğru bir geçiş açıkça gözlenmektedir. Başka araştırmalar da bu tür bir değişime veya bağlılık ve özerkliğin bir arada var oluşuna dikkat çekmektedirler. Örneğin, daha önce de bahsettiğim gibi, değişik ülkelerde gerçekleştirilen araştırmalarda “sosyal başarı güdüsü” kavramı ortaya konmuştur. Bu kavram hem grubu hem de benliği kapsar; kişinin başarısının onu aşıp grubuna (ailesine) da yansımasını ifade eder. Burada söz konusu olan, başkalarıyla karşılıklı bağımlı bir ilişki içerisinde olan ilişkisel bîr benliktir. D. Sinha ve Tripathi (1994) “karşıtların birlikteliği” adı altında bireyci ve toplumcu eğilimlerden söz etmiştir. Bu, karşılıklı bağlılık-özerklik bir-iikteliğine çok benzerdir. Japonya’da yapılan bir çalışma da, ergenler arasında bireycilikle grup amaçlarının ortak önemine işaret etmektedir (Shwalb, Shwalb ve Murata, 1991). Bu araştırma, aynı zamanda bu farklı eğilimlerin farklı gelişme dönemlerinde ortaya çıkışına da ışık tutuyor, çocuklukta daha ziyade sosyal yönelim ve ergenlikte bireycilik.
Karşılıklı duygusal bağlılık modelinde bağımlılık ve özerkliğin bir arada varolması çocuk yetiştirme biçimleriyle ilgili bazı araştırmalarda da göze çarpmaktadır. Birbirine karşıt çocuk yetiştirme eğilimlerine bir arada rastlanmıştır. Örneğin, Lin ve Fu (1990), Çinli, Çinli-Amerikan ve Anglo-Amerikan ana-babalar arasında yaptıkları bir karşılaştırmada, her iki Çinli grubun hem ana-baba denetiminde hem de çocuklarını bağımsız olmaya özendirmede Anglo-Amerikan ailelerden daha üst düzeyde olduklarını bulmuştur. Yetkili ana-baba tavrı (Baumrind, 1971, 1980, 1989), düzen sağlayıcı denetimi ve sevgiyle beraber özerkliği de içermesiyle, ski tezat yaklaşım olduğu varsayılan denerim ve sevgiyi bir arada barındırmaktadır. Baumrind şöyle demiştir: “Yetkili ana-babalık, kendi başına hareket etmek ve birlikte olmak arasında bir denge oluşturur, aynı kendine yeten, başarılı bir çocukta olduğu gibi” (1989, s. 370).
Başka araştırmalar da, çocuğun bilişsel gelişimi, akademik başarısı ve psikososyal yeterliği açısından yetkili ana-baba tutumunun, yetkeci ve serbest bırakan ana-baba tutumundan daha olumlu olduğunu göstermiştir. Bu tip ana-baba tutumunun karşılıklı duygusal bağlılık modelinde, kısıtlayıcı, itaat odaklı, yetkeci anne babalığın yerini alacağı öngörülmektedir. Daha önce de belirttiğim gibi, bu modelde, azalan maddi bağımlılıkla beraber, çocuğun itaati ve sadakati ailenin devamlılığı için gerekli olmaktan çıkmış, çocuk yetiştirmede özerklik işin içine girmiştir. Bununla beraber, karşılıklı duygusal bağlılık modelinde aynı zamanda denetimin de elden bırakılmadığını görüyoruz, çünkü duygusal bağlılığın devam etmesi amaçlandığı için çocuğun tamamen bağımsız olması ve ayrışması istenmez.
Araştırma ve uygulamanın tamamen başka bir alanında -Amerika’daki aile psikolojisi ve klinik çalışmalarda- benzer ele alışlar, bağımlılığı ve bağımsızlığı bir araya getirmiştir, Örneğin; Vannoy (1991), güçlü evliliklerin ancak hem Özerklik hem de yakın olabilme özelliklerine sahip insanlar tarafından gerçekleştirilebileceğini ortaya koymuştur. Selman (1989), çocuklarla yapılan psikoterapide özerkliğin ve birine kendini yakın hissedebilme duygusunun geliştirilmesi üzerinde durmuştur. Aynı şekilde EL. Hoffmann (1969) özerklik ve kendine güvenle, ilişkisellik ve karşılıklı bağımlılığı aynı anda amaçlayan bir ergenlik gelişimi kavramı ortaya atmıştır. Barciauskas ve Hull (1989), cinsiyet rolleri perspektifinden, bireycilik ve ilişkiselliğin, bağımsızlığın ve bağımlılığın, işyerinde ve evde yeni bir entegrasyonuna doğru gidilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Fu, Hinkle ve Hanna (1986), yetişkinlikte bağımlılığı değerli bir kişilik özelliği olarak görmüşlerdir, çünkü bu özelliğin sıkı aile bağlarının devamına yardıma olduğunu savunmuşlardır. Bir adım daha ileri giderek. Silverman ve Weinberger (1985) psikoterapide simbiyotik ihtiyacın (çakışma, iç içe olma) doyurulmasının, uyumu arttırdığını ileri sürmüşlerdir.
Yukarıdaki görüşler farklı bir akademik gelenekten (uygulama alanından) gelmekle beraber, bir önceki bölümde sözünü ettiğim Amerikan psikolojisine yöneltilen eleştirilerle benzerlikler göstermektedir. Bu görüşlerde benlik üzerinde aşın yoğunlaşmaya bir eleştiri var ve daha çok sosyal sorumluluk almanın ve karşılıklı duygusal bağlılığın önemi dile getiriliyor; Sampson’ın (1988) “bütünleşmiş bireycilik” veya Etzioni’nin ‘”cemaatçiliğinde” olduğu gibi
FARKLI BİR ODAKLAŞMA MI?
Bu araştırma ve fikirler, Amerikan psikolojisiyle sosyal bilimlerinde ve kültürlerarası psikolojide paralel bir yol izliyor. Kültürlerarası alanda yapılan araştırmalar, sosyo-ekonomik değişimlere rağmen aile ve insan ilişkilerinde görülen devamlılığa dikkat çekiyor. Özellikle kentleşmeyle değişen yaşam biçiminde artık gerekli olmayan maddi bağımlılıklar azalıyor. Bununla beraber, duygusal bağlılıklar bu durumdan etkilenmiyor, çünkü bunlar, ekonomik ve endüstriyel gelişme ortamında işlevsel psiko-sosyal bir mekanizma olmaya devam ediyor. Bu nedenle aile ve insan ilişkilerinde hem özerk hem de ilişkisel bir benliği kapsayan karşılıklı duygusal bağlılığa doğru bir gidiş görülüyor. Amerika’da, baskın bağımsızlık modeline tepki olarak, karşılıklı duygusal bağlılık modelinin değeri kabul edilmiş ve bu modele doğru bir arayış başlamıştır.
Bağımsızlık aile/insan modeli, aslında Amerikan dünya görüşünün bir parçasıdır ve psikoloji tarafından da desteklenmekte ve meşrulaştırmaktadır. Bağımsızlık modeli birçok Batılı psikolog tarafından savunulmuştur. Bu durum Batı’daki ve özellikle ABD’deki yaygın bireyci ideolojiyle yakından ilgilidir. Yine de, bunun gerçekten yaygın olup olmadığı sorgulanmaktadır. Daha önce de belirttiğim gibi, bağımsızlık aile modeli gerçek olandan çok ideal olanı (veya bir ideolojiyi) yansıtıyor olabilir.
Bellah ve diğerleri (1985, s.144). Amerikan ailesini gözlediklerinde, iddia edilen ideolojiyle gerçek davranış arasında bir uyuşmazlık saptamıştır. Bir yandan bireycilik, kendi kendine yeterlik ve bağımsızlığa değer verilirken, diğer yandan Amerikan ailesinde nesiller ve akrabalar arası karşılıklı bağımlılık süregelmektedir. Öyle ki, Keniston bir ‘aile bağımsızlığı miti’nden söz etmiştir. Cohler ve Geyer (1982), nesiller, akrabalar ve yakınlar arasında ekonomik yardım, çocuk bakımına yardım, sağlık yardımı, manevi destek vb. gibi konularda karşılıklı desteğin varlığını gösteren birçok kanıt bulmuşlardır. Bu örüntü, daha çok kadınlar ve alt gelir grubundaki aileler arasında yaygındır. Çünkü, kadınlar hem daha çok karşılıklı bağımlılığa yönelik olarak sosyalleşmişlerdir (Chodorow, 1978), hem de evle daha çok ilgilidirler; alt gelir grubundaki aileler ise diğer destek kaynaklarından yoksundur. Örneğin aile desteği ve üç nesil barındıran aileler ABD’de düşük gelirli siyahlar arasında özellikle göze çarpar (Slaughter, 1988; Washington, 1988).
Ancak, kendi kendine yeterlik kültürel bir ideal olduğu için, bu karşılıklı bağımlılık kişiler için sorun yaratabilmektedir. Birine bağımlı olmak, yetersizlik ve kendine güven duygusu eksikliği gibi duygulara neden olabilmektedir. Hatta bu çelişki aile patolojisi oluşumuna (Boszormenyi-Nagy & Spark, 1973) ve farklı nesillerdeki aile fertleri için rahatsızlığa yol açabilir (Cohler ve Geyer, 1982). Bu durum ilişkisellik kültüründe yaygın olan durumdan ve Özellikle karşılıklı bağımlılık aile modelinden çok farklıdır. Orada, kuşaklararası bağımlılık, ailenin devamı için gerekli olmanın yanında, aile mutluluğu ve şerefi açısından da değerli görülür.
Çocuğun Değeri Araştırması’nda (Hoffman, 1987; Kağıtçıbaşı, 1982a,b) ankete yanıt veren Türklere yaşlılıklarında çocuklarından kendilerine bakmalarını bekleyip beklemedikleri sorulduğunda alınan cevap çoğunlukla “elbette, eğer oğlum ailesinin adına layıksa bize bakacaktır” olmuştur. Cevaplarda herhangi bir kararsızlık duygusu veya utanma izine rastlanmamıştır tam tersine çocuklarının kendilerine bağlı ve sadık olmaları gerektiğinin sorulması bile garip karşılanmıştır. Aynı soru, ABD’de ve Almanya’da ana-babaları sıkmıştır ve çoğunlukla alınan cevap, “çocuklarımdan hiçbir şey beklemiyorum, onlar kendilerine bakabilsinler, yeter” olmuştur.Ayrışıklık kültüründe insanın birine bağımlı olması, özellikle çocuklarına bağımlı olması, bir başarısızlık veya zaaf olarak algılanmaktadır, bazı gruplar arasında yaşamın bir gerçeği olarak karşımıza çıksa bile ilişkisellik kültürüne sahip ve ekonomik gelişme sürecini yaşayan bazı toplumlarda yapılan araştırmalar, karşılıklı duygusal bağlılık modeline doğru bir geçiş yaşandığını gösteriyor. Bu durum, insan ve aile ilişkilerinde birbirine zıt özelliklerin bir arada var olmasında ve özerklik de içeren ilişkisel bir benliğin devamlılığında görülmekte. Yine, karşılıklı duygusal bağlılık modelinde, çocuk yetiştirmede denetim ve özerklik bir aradadır. Bu ABD’de gerçekleştirilen araştırmalarda görülen yetkili ana-baba tavrının da bir özelliğidir. Benzer şekilde. Amerikan araştırmalarında insan/aile bağımlılığına dair bulgular görülmektedir ve Amerikan psikolojisinde rastlanan eleştirilerde ilişkisel bir benlik kavramı çağrısına rastlanmaktadır.
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Ekonomik gelişmeyle beraber Çoğunluk Dünya’da karşılıklı bağımlılık modelinden karşılıklı duygusal bağlılık modeline doğru bir geçiş var. Acaba sanayi sonrası toplumlarda da bağımsızlık aile modelinden karşılıklı duygusal bağlılık modeline doğru bir geçiş mi görülüyor? Karşılıklı duygusal bağlılık modeli, insanın iki temel gereksiniminin -birleşme ve ayrışma (ilişkisellik ve özerklik)- diyalektik bir sentezini yansıttığı için, böyle bir geçiş gerçekten de varolabilir, Öyleyse, yeni bir tür global odaklaşma ortaya çıkabilir. Bu odaklaşmada, Çoğunluk Dünya’da karşılıklı bağımlılık modelinden karşılıklı duygusal bağlılık modeline, Batı’da da bağımsızlık modelinden gene karşılıklı duygusal bağlılık modeline doğru bir geçiş söz konusudur. Bu geçiş, sezgilerimize karşı gözükse bile oldukça olasıdır.
Bazı bulgular bu görüşü desteklemektedir. Bağımsızlık aile modelinden, daha da bireyci, aileden ayrı yaşam biçimlerine geçiş, karşılıklı duygusal bağlılığa yaklaşan birbirine bağlı ilişki biçimlerine de yol açabilir, Örneğin, Saal (1987) Hollanda’da ‘ilave grup evleri’, ‘seçilmiş komşuluk ilişkileri’ ve ‘yatılı topluluklar adlarıyla anılan alternatif yaşam biçimlerinden söz etmiştir. Jansen de (1987) 1980’lerin başından beri, yine Hollanda’da, komünal yaşam biçimlerinin adeta ‘patlama’ yapağını söylemiştir. Bu tür yaşam biçimleri, yeniden yakın insan ilişkili topluluk yaratma ihtiyacını yansıtır gözüküyor. Nitekim, L. H. Ekstrand ve C. Ekstrand (1987) İsveçli ana-babaların, grup ilişkilerinin değerini
Hintli ana-babalardan dahi çok vurguladığını göstermistir (çünkü İsveçliler bunun eksikliğini daha çok duyuyor). İsrail’de de Weil (1987), Hindistan’dan göçmüş olan grupların, Hindistan’daki geniş (birleşik) aileye benzer, iç içe haneli yaşam biçimlerine işaret ediyor.
Teknoloji sonrası toplumlarda postmodern değerlerin araştırıldığı çalışmalarda, bireyci, rekabete dayalı değerlerden çok insan ilişkilerine verilen değerin gittikçe arttığı saptanmıştır. Görülen odur ki, özellikle Avrupa’da modern devrin katı Protestan iş ahlakı ‘daha yumuşak’ postmodern değerler yönünde bir değişim geçirmektedir. Günümüz teknoloji sonrası toplumunun tanımlayıcı özellikleri arasında, çevreye verilen önemin artması, daha az iş saati, daha fazla boş zaman ve genel olarak “yakın ilişkili” bir topluluk (community) arayışı gösterilebilir. Eğer, bağımsızlık ve karşılıklı duygusal bağlılık modellerinin özelliklerini gözden geçirirsek, ikincisinin postmodern dönemin bu özelliklerine daha çok uyduğu görülür.
Bağımsızlık modelinden karşılıklı duygusal bağlılık modeline doğru böyle bir geçişin gerçekleşeceğini tahmin etmekle birlikte. Batı dünyasındaki yaygın bireyci dünya görüşünün hâlâ güçlü olduğunun da farkındayız. Bununla beraber değişim işaretleri bize bir şeyler söylüyor. Her koşulda, bağımsızlık modelinden karşılıklı duygusal bağlılığa doğru bir geçiş olsun veya olmasın, Çoğunluk Dünya’nın karşılıklı duygusal bağlılık modelindekine benzer bir sentez arayışı içinde olduğu kesindir. C. F. Yang bunu şöyle tanımlamıştır: “eski aile geleneklerine sadık kalırken bireyciliği de işin içine katan yaratıcı bir şey”(1988, s. 117).
Özerklik ve karşılıklı bağımlılığın (kendi başına hareket etme ve birlikte olma) bu tür bir sentezi başka araştırmacılar tarafından da benimsenmiştir (Holtzman, Diaz-Guerrero ve Swartz, 1975; Lenero-Otero, 1977; S. R. Sinha, 1985; Werner, 1979; K-S. Yang, 1986). Böyle bir sentez zaman zaman ütopik olarak görülmüştür, Örneğin, Westen (1985) benlik ve toplum hakkında yazdığı sosyal-tarihsel tezinde toplumsal gelişimi dört ana evreye ayırmıştır: İlkel toplumun birincil cemaatçi toplulukçuluğu (primary communitarian collectivism), ikincil cemaatçi toplulukçuluğu (klasik tarihsel dine sahip kırsal toplumlarda görülen Durkheim’ın mekanik dayanışma kavramına benzer), bireycileşmiş toplulukçuluk (Durkheim’ın bireysel çıkar ve modernite ile tanımlanan organik dayanışma kavramına benzer) ve toplulukla bireyin, toplumsallıkla bireysel çıkarın ve bireysel çıkarla grup duygularının meşru olduğu sentetik toplulukçuluk (s. 280-281). En son evre, Westen tarafından mantıksal bir olasılık olarak, ancak muhtemelen gerçek olmaktan çok ütopik olarak görülmektedir. Ben, son yıllardaki araştırma ve düşüncelerin böyle bir sentezin gerçek olabileceğinigösterdiğini düşünüyorum. Karşılıklı duygusal bağlılık insan/aile modelinin içerdiği de budur.
Bu noktada bir ikaz gerektiğine inanıyorum. Bu bölümde önerilen aile değişim modeli işlevsel bir analiz içermekte ve araştırmalardan elde edilen bulgulara dayanarak, sosyoekonomik değişmeler sonucunda neler beklenebileceği incelenmektedir. Bununla beraber, modelde ele alınmamış başka etmenler bu ‘doğal süreci’ etkileyebilir. Bu etmenlerden bir tanesi kültürün değişime karşı gösterdiği direnme olabilir. Örneğin, Çoğunluk Dünya’da bağlılık kültürünün görüldüğü gelişmiş kentsel bağlamda, yetkeci, itaate dayalı çocuk yetiştirme biçimleri artık gerekli olmasa bile devam edebilir. Sosyo-ekonomik gelişme maddi bağımlılığı azalttığı için ailenin devamlılığı açısından bu yaklaşımın hiçbir yararı yoktur. Gelişmiş kentsel şartlarda, itaate dayalı çocuk yetiştirme biçimi,aile ve çocuk için işlevsel olmayacaktır. Çünkü çocuğun ileriki yaşamında özerkliğe ve bireysel karar verme yetisine ihtiyacı olacaktır. Bu, yeni yaşam biçiminin getirdikleriyle geleneksel çocuk yetiştirme biçiminin uyuşmazlığına, yani kültürel direnmeye bir örnektir.
Değişimin işlevsel dinamiklere dayanan “doğal sürecini etkileyebilecek bir başka etmen de, “kültürel yayılma“dır (diffusion). Global medya, belli bir görüşü dayatan Batılı kurumların ve özellikle Amerikan kurumlarının idaresi altındadır. Medya, Batı’nın bağımsız aile/insan modelini Çoğunluk Dünya’da, yaşam biçimleri açısından gerekli, hatta işlevsel olmamasına rağmen, yayabilir.
Burada önerdiğim aile değişim modeli bu tür dış etkileri içermemektedir, ancak bu tür etmenlerin varlığını unutmamakta da yarar var. Yine de benlik-aile-toplum içsel dinamiklerinin altında yatan işlevsel ilişkiler, buraya kadar incelenen değişimlere neden olabilecek güce sahip gözükmekte. Destekleyici bulgular da buna işaret ediyor.
MSÜ ders notlarından alınmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder