18. yüzyıl İngiltere’nin sosyal yapısında yeni ve çok köklü gelişmelere yol açmıştır. Özellikle bu yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz toplumu o güne kadar hiçbir ülkede görülmemiş genişlikte sarsıntılar ve değişiklikler geçirmiştir.
Bu dönemde, ekonomik hayatta ortaya çıkan büyük değişmelerin sonucu olarak, İngiltere’deki sosyal gruplar kaynaşıp çalkalanmış ve bu sarsıntılar durulup toplum az çok dinginliğe ulaştığı zaman, İngiltere halkının birbirinden kesinlikle farklı sınıflara ve mesleklere ayrılmış olduğu görülmüştür.
Burada söz konusu olan yeni değişmeler gerek ortaya koydukları toplumsal ilişkilerin eskilerden köklü bir biçimde farklı olması, gerekse kısa sayılabilecek bir süre içinde yaşanmış olmaları yüzünden bir devrim niteliğindedir. Kendisini ortaya çıkaran ana neden endüstrideki yenilikler olduğundan, bu devrime Endüstri Devrimi adı verilmektedir.
Endüstri Devrimi sürecinde, endüstride ve üretim yöntemlerinde yapılmış olan yeni icatlarekonomik hayatın çok hızlı bir biçimde gelişmesine ve değişmesine yol açmıştır. Bu gelişme ve değişmeler karşısında sosyal hayat da etkilenmiş ve yepyeni bir biçim almıştır.
Toplum yaşamındaki her büyük dönüşüm ekonomik, teknik, sosyal çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Ancak, bu nedenlerin her olayda açık seçik olarak ortaya konulabilmeleri kolay değildir. Endüstri Devrimi konusunda ise bunlar arasındaki karşılıklı ilişki ve bağlantılar oldukça açıklıkla görülebilmektedir.sosyoloji
İngiltere’de başlayan ve gelişen bir olay olmakla birlikte. Endüstri Devriminin önemi İngiltere’yi çok aşmıştır. Bu devrimi izleyen olaylar, bunun bütün dünya üzerinde geniş etkiler yaratan bir gelişme olduğunu gösterir. Bu bakımdan, Endüstri Devrimi, çağdaşı 1789 Fransız Devrimi gibi, dünya tarihinde iz bırakan ve etkileri günümüze kadar gelen bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Endüstri Devrimini incelemeye geçmeden önce, bu terim üzerinde yapılan tartışmalara kısaca değinmek yerinde olur.
Bazı yazarlar, Endüstri Devrimi’nin terim olarak yetersiz, giderek, sakıncalı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu yazarlara göre, eski çağlardan beri, kesintisiz bir çizgi üzerinde gelişe gelen ekonomik yaşamda hiçbir zaman ani bir değişiklik ortaya çıkamaz. Öyleyse, ekonomik alanda bir "devrim”den söz edilmesi yerinde değildir.1
Ancak, Endüstri Devrimi terimini benimseyen yazarların, bu devrimi, kendisinden önceki ekonomik ve sosyal gelişmelerden tamamen bağımsız olarak, birdenbire ortaya çıkmış bir olay biçiminde görmediklerini unutmamak gerekir.
16. ve 17. yüzyıllarda kimya, astronomi gibi bilimlerin gelişmesi, denizcilerin yeni ülkeler keşfetmeleri ve yeni deniz ulaşım yollarının açılması, hiç şüphesiz, Endüstri Devrimini hazırlayan olaylardır. 17. yüzyılın bilimsel çabaları olmasa, 18. yüzyılın makineleri belki de icat olunamayacaktı. Yine, dış ticaretin iki yüzyıl boyunca biriktirdiği kapital olmasa, bu icattan uygulayacak mali kaynaklar bulunamayacak, kütle halinde üretime geçilemeyecekti. Denizcilikteki büyük gelişme olmasa, yeni fabrikaların ürettiği mallar uzak pazarlara yollanıp satılamayacaktı.
Fakat Endüstri Devrimi, tarihin belirli bir döneminde, belirli bir ülkede başlayan ve birkaç kuşağın ömrü içinde gerek dünya ekonomisi üzerinde, gerekse toplumların yapısında köklü değişiklikler meydana getiren bir olay olduğuna göre, onun "devrim" olarak nitelendirilmesinde bir sakınca yoktur.
1 Bu konuda bilgi için bkz. Encyclopeadia of the Social Sciences-lndustrial Revolutton; ayrıca bkz. Milton Brigs, Percy Jordan, Economic History of England, Londra, 1957, s. 182-183.
Bugün, Endüstri Devrimini hazırlayan ve yaratan olayları açıklayabilecek durumdayız. Kısa zamanda, birbirine paralel olarak ortaya çıkmış teknik, ekonomik ve sosyal gelişmeler objektif gerçekler olarak ortadadır. Bunlar, kendilerinden önceki dönemdeki birikmelerin bir sonucu olsalar da, getirdikleri yeni ekonomik ve sosyal düzen, dünya tarihi içinde, eski düzeni köklü bir biçimde aşan bir düzendir. Endüstri Devrimi sonrası ekonomik ve sosyal ilişkiler yeni ve ileri bir aşamanın belirtileridir,
Bu bakımdan, bugün Endüstri Devrimi terimi üzerinde tartışmaya girişmek gereksizdir ve bu terim yaygın olarak benimsenip kullanılmaktadır. Giderek yazarlar, yalnız Endüstri Devrimi terimi kullanmakla kalmayıp, bu olayın çeşitli yönlerini Ulaştırma Devrimi, Pamuk Devrimi gibi terimlerle ifade ediyorlar.
Devrime Yol Açan Teknik Gelişmeler
Endüstri Devrimi öncesi İngiltere’si bir tarım ülkesiydi. Çağının diğer ülkelerine göre imalatçılık alanında bir hayli ileri olmakla birlikte, ekonomik yaşamında tarım yine de geniş ölçüde ağır basıyordu.
Nüfusunun büyük çoğunluğu tarımla uğraşıyor ve köylerde yaşıyordu. Kalabalık şehirler henüz çıkmamıştı. Sosyal ve siyasal sistemin, siyasi iktidarın ve nüfuzun temelini toprak oluşturuyordu.
Gerçekten, o zamanlar imalatçılık alanına egemen olan küçük birimlerin sahipleri de, bir yandan kendi işleriyle uğraşırken, bir yandan da ellerinde bulunan küçük tarlalarında çalışıyorlardı.
Kapitalist işverenler sınıfı henüz "çocukluk çağında" idi. Birkaç büyük fabrika görülmekle birlikte, imalatçılık genel olarak çiftçilikle imalatçılığı bir arada yürüten küçük, bağımsız ustaların elindeydi. Bu ustalar bir iki kalfa ve çırak çalıştırıyorlardı ve usta ile çalıştırdığı adamlar arasında büyük bir (sosyal farklılaşma) görülmüyordu. Bu, az hareketli ve sakin düzende, genel olarak, usta ile kalfa ve çıraklar arasındaki ilişkiler sıcak bir yakınlığa dayanıyordu.
Daha sonraları Endüstri Devriminin hareket noktası olarak ortaya çıkacak olan dokumacılık, bu dönemde, elle işletilen ilkel makinelerle yapılıyordu. Bu işte, genel olarak bütün aile üyeleri elbirliği ile çalışırlardı. İşçilerin karıları ve kızları ipliği eğirir, onlar da bu iplikleri ya kendileri dokur, ya da bir dokumacıya satarlardı.
Bu dokumacı ailelerin çoğu bir şehre yakın yerlerde yaşıyor ve geçinmelerine yetecek kadar para kazanıyorlardı. Yerel pazardan gelen talep, nüfusun sürekli olarak artmasıyla genişliyor ve tam istihdam gerçekleşiyordu, işçiler köylerde birbirlerinden uzak, tecrit edilmiş durumda yaşadıkları için, bunlar arasında rekabet görülmezdi. Bu dokumacılar para biriktirip, boş zamanlarında çalışmak üzere tarlalar kiralayabiliyorlardı. Dokumacı, tezgâhı başında çalışacağı saatleri kendisi ayarlıyor, yaptığı kumaş ve iplikleri ayağına gelen seyyar satıcılara satarak, ihtiyaçlarını karşılayacak kadar kazanç sağlıyordu.sosyolojik.wordpress.com
Dokumacıların bazıları, işleyecekleri hammaddeyi kumaş tacirlerinden alıp, onlar için kumaş yapıyorlardı. Bu bakımdan, bunların "ücretli" işçilerden pek farklı olmadıkları ileri sürülmüştür. Fakat bu dokumacıların, hiç olmazsa ismen, bağımsız zanaatkâr durumunda bulundukları ve kendi evlerinde çalıştıkları da bir gerçektir.
Bunlar sakin ve rahat bir hayat sürüyorlardı. Yaşama düzeyleri Endüstri Devrimi dönemindeki işçilerinkinden yüksekti. Bahçelerinde ve tarlalarında açık havada çalışmaya fırsat bulabildikleri için sağlık durumları da iyiydi.
Kendilerinin de küçük tarlaları olduğundan, kaderleri köylülerle birleşiyordu. "squire"i, yani bölgenin en önemli toprak sahibini, doğal egemen olarak kabul ederler, uyuşmazlıklarının çözümü için ona başvururlardı.
Toplumun daha varlıklı katlarıyla yan yana, barış içinde yaşayan bu insanlar, Endüstri Devrimi ortaya çıkıncaya kadar, kendilerinin dışındaki dünyadan habersiz bir hayat sürmüşlerdir.
Ancak, bu basit hayat, ortaya çıkan bir dizi değişiklik sonucunda silinip gitmiştir. Bu değişikliklerin en önemlisi de 18. yüzyılda başlayan ve olağanüstü bir hızla birbirini kovalayan büyük mekanik icatlardır.
Endüstri Devrimi öncesinin, Ortaçağdan gelme düzeni içinde devlet,üretimi, ticareti ve dağılımı hayli sıkı bir biçimde düzenlemekteydi. Büyük Britanya’da serbest iç ticaret kurulmuştu, ama dış ülkelerle ve sömürgelerle ticaret engellenmiş ve bu alanda serbest teşebbüs sınırlanmıştı.
Fakat Kristof Kolomb ve Vasco da Gama’nın coğrafi keşifleri, 17. ve 18. yüzyıllarda, denizaşırı ticarette önemli gelişmelere yol açmış ve bu gelişmeler tarımın öneminin azalması yerini endüstriye bırakması sonucunu doğurmuştur.
Denizaşırı ticaretin gelişmesi, Avrupa’da üretilen mallara talebi arttırmıştır. Böylece, gittikçe artan mal taleplerinde bulunan yeni ve geniş bir dünya pazarı ortaya çıkmıştır. Bunun sonucu olarak, birbiri ardından her endüstri alanında, yeni üretim metotları ve yeni örgütlenme biçimleri geliştirilmiştir. Örneğin, Hintlilerin giydikleri pamuklu kumaşlar gibi basit, kolaylıkla standardize edilebilen ve makineyle imal edilmeye elverişli mallar için talebin artması, bu kumaşları yapacak endüstriyi harekete geçirmiştir. Bu durum, Endüstri Devriminin en belirgin özelliğini, yani makineyle üretim metotlarındaki hızlı gelişimi ortaya çıkarmıştır, İmalatçılıkta daha önceleri de makine kullanıldığı olmuştu, fakat bu ayrıksı bir durumdu. Oysa Endüstri Devrimi, makineyle üretimi yaygın ve olağan üretim biçimi durumuna getirmiştir.
Endüstrinin makineleşmesi ile (buhar gücünün makineye uygulanması arasında yakın bir ilişki vardır. Makinelerin daha önceleri geliştirilememesinin ana nedeni, yeterli bir enerji kaynağının bulunamayışıydı. Rüzgâr "kaprisli" bir enerji kaynağıdır. Suya da her zaman güvenilemez; yazın kurur, kışın donar. Üstelik su olsun, rüzgâr olsun, yerel koşullara sıkı sıkıya bağlıdır. Su ve rüzgâr, makinenin ayağına götürülemez; makine bunların ayağına götürülmelidir. Oysa buharda bu sınırlamalar söz konusu değildir. Buhar tamamıyla insanın kontrolü altında elde edilip kullanılabilir.
Endüstri Devrimi ile birlikte, birçok endüstri kolunda büyük gelişmeler başlamıştır. Fakat bu gelişmelerin en tipik bir biçimde görülebildiği alan, pamuklu dokuma endüstrisidir. Bu kolda Endüstri Devriminin özellikleri çok geniş ve belirgin bir biçimde göze çarpmaktadır.
Endüstri Devrimini anlatan yazarlar, bu devrim içinde pamuklu dokuma endüstrisinin gelişmesine özel bir önem vermekte birleşiyorlar. Endüstri Devriminin, ilk önce, dokumacılıkta uygulanan yeni metotlarla kendini gösterdiğini söylemek yerinde olur.
18. yüzyıla gelininceye kadar, pamuklu imalatı Doğu ülkelerinde yapılıyor, pamuklular en çok tropik bölgelerde giyiliyordu. Endüstri Devrimi ile bu, bir Batı endüstrisi durumuna geldi ve Avrupalılar da geniş Ölçüde pamuklu giyinmeye başladılar. Öte yandan, Batı endüstrisinin yaptığı bu mallar Doğu’ya da büyük miktarda yollanmaya başlandı. Eskiden sıcak iklim yüzünden Avrupa’da yapılan kumaşlara kapalı olan Hindistan pazarı da yeni makinelerle yapılmış ince kumaşlar sayesinde İngiltere için geniş bir satış alam durumuna geldi.
Pamuklu dokuma endüstrisinde, Endüstri Devrimini hazırlayan ilk icat, John Kay adlı mucidin "uçan mekik"idir (flying shuttte). 1733’te yapılan bu icatla, dokumacı, mekiği eliyle hareket ettirmek zorunluluğundan kurtulmuş ve bir tek işçinin geniş bir tezgâhı işletebilmesi olanaklı hale gelmiştir.
O zamana kadar, tekstil endüstrisinde iplik eğirme işlemi, dokuma işleminden daha yavaş yürümekteydi. Yapılan bu yeni icatla, dokuma işleminin hızı ile iplik eğirme işleminin hızı arasındaki fark daha da açılmıştır. 1760 sıralarında uçan mekik yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanmış ve dokumacılar, eğiricilerin hazırlayabildiklerinden daha çok iplik istemeye başlamışlardır.
Bu durum yeni bir iplik eğirme makinesi ihtiyacını doğurmuştu. Bu ihtiyaç, l770’te yapılan iki icatlakarşılandı.. Bunlar, James Hargreaves’in yaptığı eğirme makinesi (spinning jenny) ile Richard Ârkwright’ın yaptığı su tezgâhı’dır (water frame).
Eskiden eğirme makinesi olarak kullanılan tekerleklerde sadece bir iğ olmasına karşılık, Hargreaves’in makinesinde 8, 16 ve daha sonraları 100 iğ vardı ve bunu bir tek işçi çalıştırabiliyordu. Bunun sonucu olarak, eskiden olduğundan çok daha fazla iplik üretilmeye başlandı. Daha önceleri, yeteri kadar iplik üretilemediği için, dokumacılar sık sık boş oturmak zorunda kalırlardı. Şimdi ise durum değişmiş ve ortaya dokumacıların ihtiyacından çok daha fazla iplik çıkmıştı. Dokumacı sayısı yetmemeye başlamış ve bunların kazançları da artmıştı.
Dokumacılar bu işten daha fazla kazanç sağladıklarından, tarlalarında çalışmayı yavaş yavaş bırakmaya başladılar ve kendilerini tamamıyla endüstriye verdiler.
Yeni makinelerin işletilmesi daha fazla fizik güç gerektirdiğinden, erkekler kadınların yerini almaya başladı, işçiler kendilerini tamamıyla dokumacılığa verebilmek için tarlalarını satışa çıkardılar. Bu tarlalar yeni bir zengin çiftçiler sınıfının eline geçti. Böylece, yeni makinelerin ortaya çıkması, tarım düzenini de etkilemiş oluyordu.
Bu yeni zengin çiftçi sınıf, geniş topraklar üzerinde tarım yapıyor, işlenmemiş toprakları tarla haline getiriyor, yeni yöntemler uygulayarak toprağın verimini arttırıyordu. Bunlar elde ettikleri ürünleri küçük çiftçilerden daha ucuza satabiliyorlardı.
Bu durumda küçük çiftçiler artık tarlalarına bağlı olarak yaşayamaz oldular ve kendi küçük topraklarım ve bahçelerini ister istemez elden çıkarmak zorunda kaldılar. Bunlar artık günlük emeklerinin kıt geliriyle geçinmek durumuna girmişlerdi.
Öte yandan, yeni makinelerin etkisiyle pamuklu dokuma endüstrisi 18. yüzyılın son yirmi yılı içinde gittikçe artan bir hızla gelişmekteydi Edmund Cartwright adlı amatör bir mucit, James Watt’m 1769’da patentini almış olduğu buhar makinesini dokumacılığa uygulayan bir makine yapmayı 1785’te başardı.1 Başlangıçta yetersiz olan bu makine sonradan yapılan yeniliklerle geliştirildi ve sonunda, önce eğirme, sonra da dokuma işlemi tamamıyla bir fabrika işi durumuna girdi.
Bu endüstri, özellikle Lancashire bölgesinde yayılıyordu. Yani makineler burada en geniş bir biçimde kullanılıyordu, yeni endüstri şehirleri kurulup genişliyor ve fabrikatörler kısa zamanda büyük servetler kazanıyorlardı. Clyde nehri boyunca, Lancashire ve Lanark’ta, su gücüyle işleyen büyük dokuma fabrikaları kurulmuştu.
Yeni üretim metotları endüstrinin diğer kollarında da uygulanıyordu. Fakat bu kollarda, yeniliklerin karşısına eskiden kalma üretim ilişkileri ve ön yargılar çıkmaktaydı. Oysa pamuk endüstrisi, gelenekleri fazla olmayan yeni bir endüstri koluydu. Bu yüzden, yeni metotlar bu endüstriyi kısa zamanda ve
1 Thomas Newcomen’in yaptığı buhar makinesi, 1712’den beri maden ocaklarında suların dışarı pompalanması için kullanılıyordu. Fakat bu ilkel bir makineydi. Watt buhar makinesini ekonomik ve kullanışlı bir hale getirmiş, buhar gücüyle çarkları döndürecek hareketi elde etmeyi başarmıştır.
tamamıyla fethetti denilebilir. Ayrıca, pamuklu mallar ucuz ve kütle halinde üretime elverişliydi. Bunlar o zamana kadar İngiltere’nin başlıca ihraç malı olan yünlülerin yerini almaya başladı. Az da olsa, pamuklu dokuma endüstrisinde gelişmenin önüne bazı engeller çıkmıştır. Eğirme makineleri hiçbir direnmeyle karşılaşmamışsa da, dokuma makinelerinin karşısına örgütlü bir direnme çıkmıştır. Bunun nedeni, Endüstri Devrimi öncesinde eğiricilerin genellikle kadın ve çocuklardan meydana gelen dağınık işçiler olmasına karşılık, dokumacılığın birlikler kurmuş, usta erkekler tarafından yapılmasıdır. Bunlar ellerinden geçim kaynaklarını alacak olan yeni makinelere şiddetle karşı durmuşlar, fakat sonunda yenilikler karşısında yenilmekten kurtulamamışlardır.
Enerji kaynağı olarak suyun yerini buharın alması, daha geniş üretim birimlerinin ortaya çıkmasını ve teksif edilmiş üretimi sağladı. Böylece artık fabrikaların şehirlerden uzak, su kaynaklarının yanında kurulması zorunluluğu ortadan kalktı. Artık işçilerin uzak fabrikalara nakledilmesi gerekmiyor, bunlar şehirlerde kurulan fabrikalarda toplanıyorlardı. İngiltere tarihinin bu dönemine ait istatistikler, endüstrideki hızlı gelişmeyi ortaya koymaktadır. Örneğin, İngiltere’ye ithal olunan ham pamuk miktarı 1776 ile 1780 arasında yılda ortalama 6,5 milyon pound (yaklaşık 3 milyon ton) iken, 1790’da 31,5 milyon pound’a, yaklaşık 14,5 tona yükselmiş ve 10 yıl sonra da iki misline çıkmıştır, İhraç olunan pamuklu malların değeri 1780’de 335 bin sterlin iken, 1790’da 1 milyon 662 bin sterline çıkmıştır.2 Pamuklu dokuma endüstrisindeki hızlı gelişmeleri diğer tekstil kollarındaki gelişmeler izlemiştir. Dantelacılık, kumaş boyacılığı, basmacılık gibi kollarda önemli yenilikler yapılmıştır. Öte yandan, buharın enerji kaynağı olarak kullanılması, İngiltere’nin geniş kömür yataklarının büyük önem kazanmasına yol açmıştır.3 Kömür, ayrıca, yeni makinelerin yapımı nedeniyle, gelişen demir endüstrisi için de önemli bir maddeydi. Ham demiri eritmekte yüzyıllardır mangal kömürü kullanılıyordu.
2 Margaret Cole, Robert Owen ofNew Lanark, Londra, 1953, s. 16.
3 18. yüzyıla kadar kömür sadece evlerin ısıtılmasında kullanılıyordu. 18. yüzyılın başında çıkarılan kömür miktarı 3 milyon ton iken, 19. yüzyılın başında bu rakam 10 milyon tona varmıştı.
Fakat tam İngiliz endüstrisinin demir talebinin arttığı sıralarda bu kolda bir bunalım başlamıştı. Çünkü kömürü elde etmek için kullanılan odun, ormanların azalması yüzünden kıtlaşmış ve pahalılaşmıştı. Öte yandan, devlet de, o zamanın koşullarına göre, savaşlarda bir "tahta duvar" olarak İngiltere’nin savunması bakımından önem taşıyan ormanların kesilmesine yasaklar koyuyordu. İngiliz demir endüstrisi Derby adlı bir demirci ustasının 1709 sıralarında yaptığı bir buluş sayesinde buhrandan kurtuldu. Bu buluşun uygulanmasıyla, maden kömürü kok haline getirilip ham demiri eritmekte kullanılmaya başlandı. Başlangıçta pek çabuk yayılmamakla birlikte, bu buluş İngiliz demir endüstrisine yeni bir canlılık kazandırdı.
Endüstri Devrimine koşut olarak ulaştırma alanında da bir devrim yapılıyordu. Endüstri Devrimi, ulaşım yolları ve araçlarında ortaya çıkan bu devrimin hem nedeni, hem de sonucu olarak görülmektedir.
18. yüzyılın başına kadar ekonomik yaşamın temeli Ortaçağdakinden pek farklı değildi. Köy kendine yeterli bir ekonomik birim olarak yaşıyordu ve bölgeler arasında ticaret ve temas pek azdı. Ticaret, mallarını (at sırtında) taşıyan gezginci tacirler eliyle yürütülüyordu. Şehirler arası yollar son derece bozuk ve arabayla yapılan ulaştırma için elverişsizdi. Ağır yükler ancak deniz ve nehir yoluyla taşınabiliyordu.
Yolların onarımı görevi, küçük yerel yönetimlere verilmişti. Fakat bunlar bu işi ihmal ediyorlardı. Özellikle çiftçiler gelişen bir ulaştırma sistemine karşı durmaktaydılar. Bunlar geniş bir ulaşım sisteminin, uzak pazarlarla rekabete girişmek sonucunu doğurmasından korkuyorlardı.
18. yüzyıla ulaşıldığında, yolların geliştirilmesi işi özel şirketlere bırakılmaya başlandı. Bu şirketler, Parlamentonun verdiği yetkiyle, yeni yollar yapıp eskilerini onarıyor ve karşılığında, bunları kullananlardan geçiş parası alıyorlardı. Şirketlere kâr sağlayan bu sistemin sonucunda, İngiltere, o zamana göre çok ileri sayılan bir yol şebekesine kavuşmuştur. Parlamento 1700 ile 1750 yıllan arasında 400,1751 ile 1790 yılları arasında da 1600 yol yapma ve karşılığında geçiş ücreti alma yetkisi vermiştir.
Öte yandan, yapılan yeni kanallarla nehir yolu ulaşımı da geliştirilmiştir. 18. yüzyılın ikinci yarısında geniş ölçüde girişilen kanal yapımı faaliyeti sonucunda, büyük endüstri şehirlerinin çoğu geniş bir kanal şebekesiyle birbirine bağlanmıştır.sosyolojik.wordpress.com
Yolların ve kanalların gelişmesi yalnızca ülke içinde ticaretin genişleyip hızlanması sonucunu doğurmakla kalmamış, denizaşırı ticareti de etkilemiştir. Ulaşım alanındaki her gelişme, pazarların genişlemesine, mal mübadelesinin hızlanmasına ve denizaşırı ilişkilerin artmasına yol açmıştır. Asya, Amerika ve Afrika’nın uzak pazarları, denizyollarıyla birbirine bağlanmış, İngiliz limanlan dünyanın her yanına gidip gelen ticaret gemilerinin merkezi durumuna gelmiştir.
Tarihçi George Macaulay Trevelyan’ın deyişiyle, bu dönem ‘Liverpool’dan kalkan ‘köle gemileri’nin Lancashire’da üretilen pamuklu malları Afrika’ya götürüp, bunların karşılığında zenci köleler yüklediği ve Amerika’ya taşıdığı bu kölelere karşılık olarak aldığı ham pamuk, tütün ve şekerle geri döndüğü" dönemdir.4
4 GM. Trevelyan, Illustrated English Social History, c.3, Londra, 1952, s. 94.
Devrimin ilk Önce İngiltere’de Ortaya Çıkışının Nedenleri
Daha sonraları diğer Batı ülkelerinde de ortaya çıkan ve ekonomik ve sosyal bakımlardan bütün dünyayı etkileyen Endüstri Devrimi ilk önce İngiltere’de başlamıştır. İlk icatların yapılmasında ve kullanılmasında en başta İngilizlerin rol oynamış olması, yeni endüstri sisteminin, bütün dünyada İngiltere’nin adıyla birlikte anılmasına yol açmıştır.
İngiltere’nin Endüstri Devriminde bütün ülkelere öncülük etmesi, bu ülkede birçok özelliklerin bir araya gelmiş olmasının bir sonucu olarak gözükmektedir. Bu özelliklerin neler olduğunu kısaca açıklamaya çalışalım:
İngiltere modern endüstrinin iki ana kaynağı olan kömür ve demir madenleri bakımından zengin bir ülkeydi. Üstelik, kömür ve demir, İngiltere’de hem birbirine, hem de denize yalan yerlerde bulunuyordu. Bu durum, ulaştırma giderlerini asgariye indirerek fabrikatörlerin işini kolaylaştırıyordu.
İngiltere’ye kendine rakip olabilecek ülkeler karşısında üstünlük sağlayan bir özellik de, bu ülkede ticaret serbestliğinin yerleşmiş, olmasıydı. Kara Avrupa’sı ülkelerinde ise iç pazarlar gümrük duvarlarıyla engellenmiş durumdaydı. Almanya ve Fransa’da görülen ve sanayicilerin çabalarını felce uğratan feodalizmin kötü etkilerinden, İngiliz sosyal sistemi kurtulmuş bulunuyordu.
İngiltere ve İskoçya, iki ülkenin birleşme tarihi olan 1707’den sonra, Avrupa’daki en geniş serbest ticaret bölgesini meydana getirmişlerdi. Gelişen yeni ekonomi için, o zamanlar, başka hiçbir yerde bu kadar geniş ve elverişli bir bölge yoktu.sosyolojik.wordpress.com
İngiltere’de Endüstri Devrimi başladığı sıralarda, Amerika’nın geniş kaynakları henüz işlenip değerlendirilmemiş durumdaydı,
İngiltere yapılan yeni icatları uygulamaya koymak için gereken kapital kaynakları bakımından da zengindi. Tarım alanında enclosure1 yoluyla gerçekleştirilen kapitalist üretime geçiş, endüstri için gerekli sermaye birikimini hazırlamıştı. Tarımda kapitalist üretim, yoksullaşan küçük toprak sahiplerini topraktan koparmış ve bunların endüstri için çok insan gücü kaynağı olarak kentlerde toplanmasına da yol açmıştır.
Böylece İngiltere’de Tarım Devrimi gerek sermaye, gerek insan gücü bakımından Endüstri Devrimi’ne uygun bir ortam yaratmış oluyordu.
Böylece İngiltere’de Tarım Devrimi gerek sermaye, gerek insan gücü bakımından Endüstri Devrimi’ne uygun bir ortam yaratmış oluyordu.
Ayrıca, sömürgelerle yapılan ticaret, tacirlerin elinde çok büyük servetlerin birikmesini sağlamıştı. Bunlar, genellikle, yeni icatların desteklenmesi için, servetlerinin bir bölümünü ayırmaya hazırdılar.
Öte yandan, İngiltere’de birikmiş olan kapitalin en iyi biçimde kullanılmasını sağlayan, gelişmiş bir bankacılık sistemi de vardı. Mucitler, çoğu zaman, icatlarını geliştirmek ve uygulama alanına koymak için kredi yardımı bulabiliyorlardı.
Endüstri Devrimine öncülük etme yolunda İngiltere’ye üstünlük sağlayan özelliklerin en önemlisi de, Avrupa ülkeleri arasında en geniş sömürge imparatorluğunun İngiltere’nin elinde bulunmasıydı. Asya, Afrika ve Amerika’daki pazarları ele geçirme yarışında İngiltere İspanya, Hollanda ve Fransa’yı yenerek aslan payını almıştı. Donanma gücü, rakipleri arasında İngiltere’ye üstünlük sağlamıştı.
İngiltere’ye gelen ve giden bütün malların İngiliz gemileriyle taşınmasını zorunlu kılan 1651 tarihli Denizcilik Yasası (Navigation Act) beri hızla gelişen İngiliz gemiciliği, rakiplerini geride bırakmış bulunuyordu.
Bu çağlarda bir ülkenin ticaretinin gelişmesi, denizcilikteki gücüne bağlıydı. Bu bakımdan, denizcilikte dünya devletleri-
1 "Enclosure" için bkz. ileride "Endüstri Devriminin Sonuçları", "Tarım".
nin en önünde gelen İngiltere ticarette de üstünlük sağlamış ve denizaşırı pazarları geniş ölçüde ele geçirmişti.
Böylece, geniş bir sömürge imparatorluğunu, yani geniş denizaşırı kaynakları ve pazarları elinde bulunduran İngiltere, bu durumun sağladığı olanaklardan yararlanarak, endüstrisini bütün ülkelerden önce geliştirebilmiştir.sosyoloj
Sömürge imparatorluğu, İngiltere’ye hem endüstrisini kurmak için gerekli kapital kaynaklarını biriktirme olanağını vermiş, hem imal ettiği mallan satabileceği geniş pazarlar sağlamış, hem de endüstrisi için gerekli hammaddeleri ve halkı için gerekli yiyeceği sömürgelerden ithal kolaylığını yaratmıştır.
Ayrıca, ada üzerinde kurulmuş bir devlet olması ve kuvvetli bir donanmaya sahip bulunması, İngiltere’yi yabancı istilacılardan korumak bakımından önemli olmuştur. Oysa bu dönemde Kara Avrupa’sı ülkeleri bir yandan hanedan çekişmeleri ve din kavgalarıyla, öte yandan da yabancı istilacılarla uğraşmaktaydılar.
Endüstri Devriminin Sonuçları
Ekonomi
Endüstri Devriminin ekonomik ve sosyal düzende meydana getirdiği değişikliklerin neler olduğunu belirtmeye çalışırken, ilk önce dünya ekonomisi üzerindeki etkisine değinmemiz uygun olacaktır.
Endüstrileşen ülkelerin, iç ekonomilerinde olduğu gibi, dış ilişkilerinde de köklü bir değişme ortaya çıkmıştır. Bu ülkeler ile eski tarım ülkeleri yeni bağlarla birbirlerine bağlanmışlardır.
Endüstrileşen ülkeler, tarım ülkelerinden aldıkları yiyecek ve hammaddelere karşılık olarak verdikleri malların üretiminde uzmanlaşmışlardı. Artık gerek endüstrileşen ülkeler, gerek tarım ülkeleri için, ekonomik bakımdan kendine yeterli olma durumu sona ermişti.
Dünyada, daha önceleri görülen bağımsız ulusal ekonomiler yerine, bir tek büyük "dünya ekonomisi" ortaya çıkmıştı. Uluslar artık bu büyük ekonominin bağımlı parçaları durumuna girmişlerdi. Bunun sonucunda, İngiltere‘de (daha sonra da Kuzeybatı Avrupa’da ve Birleşik Amerika’nın doğusunda) ortaya çıkmış bulunan Endüstri Devrimi, etkilerini dünyanın en uzak köşelerinde bile göstermiştir.
Endüstrileşen ülkeler kendi varlıklarını sürdürebilmek için sömürgelere ve etkileri altında bulunduracakları pazarlara muhtaçtırlar. Modern anlamda "sömürgeci" ve "sömürge" ülkeler ayrımı da bu ihtiyacın sonucunda ortaya çıkmıştır.
Toplum Yapısı
Endüstri Devriminin toplumların iç düzeninde ortaya çıkardığı temel değişiklik, kapitalist ve işçi sınıfların birbirinden kesinlikle farklı bir biçimde belirmesidir.
Bu konuda İngiltere’nin 18. yüzyılda yaşadığı deneyler başka ülkelerde çok daha sonraları yaşanmıştır. Gerek kapitalizmin, gerek işçi sınıfının sorunları bakımından, İngiltere’nin ortaya koyduğu örnekler, daha sonraları başka ülkelerce de izlenmişlerdir.
Endüstri Devrimine kadar, politik yapısı bakımından Avrupa’da eşsiz olan İngiltere, bu devrimle, ekonomik bakımdan da eşsiz olma özelliğini kazanmıştır.
Endüstri Devrimiyle, tacir, işveren ve zanaatkâr arasındaki yakınlık ortadan kalkmıştır. Makine ile işverenin zanaatkâr karşısında kesin üstünlük kurması sonucunda, zanaatkâr ya kendi meslektaşları arasında işveren durumuna girmiş ve servet sahibi olarak diğer zengin sınıflarla eşitliğe ulaşmış, ya da işçi olarak kalıp, kısa zamanda basit bir emekçi durumuna düşmüştür.
Endüstri Devrimi ilerledikçe işverenle işçi arasında büyük bir uçurum açılmıştır. Bu devrimden önce, her işçi ileride bağımsız bir usta olmayı ümit edebiliyordu. Fakat devrimden sonra, üretimin bir fabrika işi durumuna girmesi böyle umutları ortadan kaldırdı. "Kendi başına iş sahibi olmak" bir zanaatkârın normal olarak ümit edebileceği bir şey olmaktan çıktı, çünkü yeni düzende bağımsız iş sahibi olmak için her şeyden önce kapital gerekliydi.
Endüstri Devriminin başlangıç döneminde, bu konuda bir çeşit fırsat eşitliği olduğunu da belirtmeliyiz. Bu dönemde, çok küçük kapitallerle işe girişen bazı kimseler kısa zamanda zengin olma olanağı bulmuşlardır. Robert Owen de, ileride göreceğimiz gibi, çok küçük bir kapitalle işe başlayıp kısa zamanda büyük zenginlik kazanan girişimcilerin parlak bir örneğidir. Fakat fabrika biriminin gittikçe büyümesi, zamanla, bu "fırsat eşitliğini" ortadan kaldırmıştır.
Böylece 18. yüzyıl hızla gelişen kapitalizmin çağı olmuş ve önemleri artan tacirler ve bankerlerin yanı sıra toplumda adeta bir kahraman gibi görülen yari bir endüstri kapitalisti tipi ortaya çıkmıştır. Fakat toplum içindeki yeri ne kadar güçlü olursa olsun, bu yeni kapitalist sınıf, politik güçlerin toprak sahiplerinin tekelinde bulunduğu bir ülkede politik bakımdan kolayca değer kazanamamıştır.
İngiltere’de 1688 Devrimiyle burjuvazi, zenginliğini sürdürüp arttıracak bir devlet ve politika düzeni kurmuş bulunuyordu. Bu devrimden sonra Whig1 adı verilen, büyük toprak sahibi ailelerin oluşturduğu grup, Londra’nın ve diğer büyük kentlerin tacirleri ve bankerleriyle işbirliği kurmuş ve yenilmez bir güç olarak ortaya çıkmışlardır. Yüz yıl kadar bir süreyle politika bu ayrıcalıklı sınıfın tekelinde kalmıştır.sosyolojik.wordpress.com
Yeni sanayici sınıf ve onların izinden giden küçük tacirler burjuvazisi 1688’den beri devlet gücünü elinde bulunduran bu oligarşinin dışında kalıyorlardı. Endüstri Devriminin her adımında gücünü arttıran bu yeni sınıf, 18. yüzyılın sonuna ulaşıldığında, politik iktidardan payını almak için baskı yapmakta ve parlamentonun yapısında reformun gerektiğini ileri sürerek, geniş bir demokratik programla ortaya çıkmaktaydı.sosyolojik.wordpress.com
Bu sınıf, seçme ve seçilme haklarını genişleterek, parlamentonun yapısında değişiklik meydana getiren 1832’de yayımlanan Reform Kanunundan (Reform Act)2 sonra, parlamentoya temsilcilerini sokma olanağı bulmuştu. Fakat bu kanunun yapılmasından önce bile, bu yeni sınıfın parlamento üzerinde etkili olduğu ve kendi yararına kanunların çıkmasını sağladığı bir gerçektir.
Endüstri Devrimiyle gittikçe gücünü arttıran kapitalist sınıfın karşısında, modern anlamda bir işçi sınıfı da ortaya çıkmış bulunuyordu. Böylece İngiltere, endüstrileşmiş ve sınıflara ayrılmış modern toplumun ilk örneğini vermiş oluyordu.
1 Whig, 1680’den itibaren ortaya çıkan ve egemenliğin sadece taca ait olduğunu ileri süren Stuartların görüşüne karşı olan politik grubun adıdır. Stuartçıların meydana getirdiği politik gruba da Tory adı verilmiştir. Tory’ler, mutlak iktidardan yana olan görüşlerine Hobbes’ta dayanak bulmuşlar, buna karşılık Whig’ler de Locke’un eserlerine dayanarak sınırlı monarşiyi savunmuşlardır. 1688 Devriminden sonra, büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu Whig’ler ve bunları destekleyen büyük tacirler, 1760’a kadar sarsılmayan bir üstünlük kurmuşlardır. Bu tarihte parti içi çekişmeler yüzünden Whig’lerin kesin üstünlüğü sona ezmiş olmakla birlikte, grup etkili olmaya devam etmiştir.
2 Bu konuda bkz. ileride "Owen İşçiler Arasında" bölümü, "Emek Pazarları".
Sanayi kentlerinde sürüler gibi toplanan, fabrika hayatının disiplini altına giren ve ekonomik güçlükler altında ezilen endüstri işçileri zamanla sınıf bilincine varmış ve politik bir güç olarak ortaya çıkmıştır.
İngiliz işçi sınıfının tarihi, kesin olarak, 18. yüzyılın ikinci yarısında başlar. Bundan önce de işçilerin katıldıkları halk hareketleri görülmüş olmakla birlikte, işçilerin sayısı ve yoğunluğu ancak 18. yüzyılın ikinci yarısında, bunların modern anlamda bir işçi sınıfı sayılabileceği ölçüye varmıştır. Fakat bunun henüz bir başlangıç olduğunu, sadece bazı endüstri kollarında ve bazı bölgelerde ortaya çıktığını da belirtmemiz gerekir. Hâlâ varlıklarını sürdürebilen küçük, bağımsız zanaatkârların maden, gemicilik ve fabrika işçileriyle kader ve çıkar birliği duygusuna sahip olmaları kolay olmamıştır.
Endüstri işçileri başlangıçtan itibaren endüstri sistemine karşı bir tutum almış ve ondan şikâyetçi olmuşlardır. Çünkü bu sistem, işçileri güneşten, ve temiz havadan yoksun konutlarda insanlık dışı koşullarda yaşamaya mahkûm etmiş, düşük ücretler karşılığında uzun saatler çalışmak zorunda bırakmıştı. Üstelik bu işçiler yeterince yiyecek de bulamıyorlardı.
Öte yandan, güvenlik ve rahatlık içinde yaşayan diğer sınıfları görmek de işçilerin topluma karşı bir düşmanlık duymasına yol açıyordu.
İşçilerin içinde bulundukları koşullar o kadar kötüydü ki, elimizde o zamana ait güvenilir resmî kaynaklar bulunmasa bunlara inanmak güç olacaktı.
İşçiler, ortaya çıkan yeni talepleri karşılamak için, büyük bir hızla ve en ilkel sağlık kurallarına bile bakılmaksızın kurulan yeni fabrikalarda çalıştırılıyorlardı. Eski ahırlarda ve arabalıklarda bile tezgâhlar kuruluyordu. Erkek -ve artık geniş Ölçüde çalışmaya başlayan kadın-işçiler uzun saatler, güçlerinin sonuna kadar çalışmak zorundaydılar. Aldıkları ücretler açlıklarını gideremeyecek kadar düşmüş olduğu için, erkekler kadınların da fabrikalarda çalışmalarına razı olmuşlardı.
Endüstri büyük gelir getiriyor, fakat bu gelir endüstri kapitalistlerinin cebine aktığından, işçilerin durumunda bir düzel-
me olmuyordu. İşveren için, canlı bir alet olarak gördüğü işçi, buhar makinesinden çok daha az önem taşıyordu.
"Özel teşebbüs"ün temeli, herkesin yalnızca kendi işiyle ilgilenip, sonuçlarının ne olacağına hiç bakmadan, en yüksek kârı sağlamasıydı. Bunu belirten H. G. Wells, 18. yüzyılın sonlarında, İngiliz işçisinin içinde bulunduğu ümitsiz ve karanlık durumu "yeni barbarizm" olarak adlandırmıştır.3
Tarım
Köylülerin şehirlere alan ederek endüstri işçisi durumuna girmelerinin nedeni, tarım düzeninde ortaya çıkan değişikliktir. Bu değişikliğe, Endüstri Devrimine koşut olarak Tarım Devrimi adı verilmektedir.
Tarım Devrimi, kısaca, küçük ölçüde ve geçim sağlayan çiftçilikten, kâr elde etme amacıyla ve geniş ölçüde yapılan kapitalist tarıma geçiş anlamına gelir. Bu geçişi sağlayan başlıca araç enclosure denilen usul olmuştur.
Enclosure 12. ve 13. yüzyıllardan beri uygulanmakta olan bir usuldü. Köyün ortak mülkiyetinde olan veya sahipsiz bulunan toprakların bireylerin eline geçmesini sağlıyordu. Yüzyıllardan beri, fazla bir şikâyete yol açmadan uygulana gelen ve işlenmeyen toprakların işlenmeye açılmasını sağlayan enclosure, bu dönemde görülen geniş çaptaki uygulanması sonucunda, eski köy topluluğunun ortadan kalkmasına yol açmıştır.
Ortaçağdan gelen eski köy düzeninde tipik köylü bir veya birkaç parça tarlayı elinde bulunduruyor, ayrıca hayvanların ot ihtiyacını da köyün ortak merasından sağlıyordu.
Ancak bu düzen -küçük, dağınık tarlalar arasında sınır olarak ekilmeden bırakılan toprak şeritleri ve patikalar yüzünden- topraktan yeterince yararlanılmasına engel olmaktaydı. Öte yandan, tarlaların küçük ve dağınık oluşu yüzünden, verimli bir biçimde sulama yapmak ve iyi ürün yetiştirmek de mümkün olmuyordu. Ayrıca, tarla parçalarının dağınık ve köyden uzak oluşu zaman kaybına yol açıyor, köylülerin tarlalarıyla yalandan ilgilenmelerine olanak vermiyordu.
3 H.G. Wells. Outline of History, Londra, 1961, s. 857.
Fakat bütün bunlar, büyük pazarlarla ilişkisi olmayan, sadece kendi ailesinin ihtiyacı için ürün yetiştiren küçük çiftçiyi fazla rahatsız edecek şeyler değildi- Ne var ki, ekonomik hayattaki yeni gelişmelere ayak uydurarak, geniş çapta tarım yapmak isteyen kapital sahibi kimseler bu eski düzeni değiştirmek istiyorlardı. Bunun için de başvurulan yol enclosure usulüydü.
Bir bölgede enclosure’ün uygulanması için parlamentodan karar çıkması gerekiyordu. Parlamento ise toprak sahiplerinin egemenliğindeydi ve ayrıca o çağda enclosure ekonomik bir gereklilik olarak da görülüyordu. Bu bakımdan, parlamento, küçük çiftçilerin aleyhine olarak uygulanan enclosure"e engel olmuyor, tersine, onu kolaylaştırıyordu.
Enclosure’ün birkaç uygulama biçimi olmakla birlikte, o sıralarda en çok görülen uygulama şöyle yapılıyordu: Parlamentodan karar çıktıktan sonra, bir bölgedeki bütün çiftçiler tarlaları ve ortak otlaklar üzerindeki bütün haklarından vazgeçiyorlar, buna karşılık da, herkese daha önce ellerinde bulunan haklarla orantılı olarak yeni bir tarla verilmesi gerekiyordu. Fakat, enclosure masraflı bir usul olduğundan küçük çiftçilerin aleyhine işliyordu. Toprağın bu yeniden dağıtımı işlemi sırasında yapılan haksızlıklara karşı itirazlar da yoksul çiftçilerin katlanamayacakları kadar yüksek masrafları gerektirdiğinden, bu itirazların uygulamada hiçbir önemi yoktu.
Enclosure usulünün uygulanması sonucunda küçük çiftçiler tarlalarını elden çıkarmak zorunda kalıyorlar, kiracılık edenler ise çok artan kiraları ödeyemez duruma giriyorlardı. Bunlar er geç bir endüstri şehrine göç etmek veya topraksız tarım işçisi düzeyine düşmek zorundaydılar.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda İngiltere "büyük arazi mülkiyetinin klasik vatanı" olmuştur. Şatosu, küçük arazi sahiplerinin şehre sığınmak için terk ettikleri bir bölgede yükselen bir konta atf olunan şu sözler durumu aydınlatmak bakımından ilginçtir: "Ben bir efsane deviyim, bütün komşularımı yedim!" 4
4 Felicien Challeye, Mülkiyetin Tarihi, (çev. T. Aytuğ), Remzi Kitabevî, İstanbul, 1944,6.68-69.
Çocuklar
Endüstri Devriminin bu dönemdeki en korkunç yanı çocukların durumunda kendini gösterir. Fabrika sahipleri, ellerinde bulunanlardan daha ucuza işçi sağlamak istedikleri zaman, devletçe korunmakta olan yoksul çocukları alarak, kendi fabrikalarında sözde çırak olarak yetiştirmek üzere kullanıyorlardı. İşin daha vahşice olan yanı da şuydu: Bazen, resmî makamlar, bu yoksul çocuklar arasındaki akli dengesi bozuklardan kurtulmak için, 20 normal çocuk alan işverenin 1 de böyle çocuk almasını şart koşuyorlardı.
Sözde çırak olan bu zavallı çocuklar gerçekte tam bir köle hayatı yaşamaktaydılar. Yetersiz bir biçimde beslenip giydirilen bu çocuklar günde 16 saate kadar varan sürelerle çalıştırılıyorlardı. Yattıkları yerler son derece pisti; aynı yataklarda nöbetleşe yattıklarından bunların havalandırılmasına bile vakit kalmıyordu. Bu işte, çocuklar arasında cinsiyet ayrımına da çoğu zaman bakılmıyordu.
Çoğunlukla 9 yaşından yukarı çocuklar çalıştırılıyordu, fakat 5 yaşında işe başlayanlar bile vardı. Kaçmaya teşebbüs eden veya başkaldırma eğilimi gösteren çocukların ayaklarına zincir vuruluyor ve zincirler yatarken bile çıkarılmıyordu. Bu işlemlerin kadınlara ve kızlara da uygulandığı oluyordu.sosyolojik.wordpress.com
İskoçya ve Lancashire bölgesine ait istatistikler, iplik eğirme fabrikalarında çalışan işçilerin hemen hemen yarısının çocuk olduğunu göstermiştir. Yetişkin işçiler arasında da kadınlar çoğunluktaydı.
Nüfus
Endüstri Devrimiyle birlikte ortaya çıkan olgulardan biri de nüfusta görülen hızlı artıştır. Nüfustaki bu artışa koşut olarak, nüfus dağılımında da köklü bir değişme olmuştur.
1760’ta 7,5 milyon olan İngiltere nüfusu 1820’de 14 milyona varmıştı. Ancak, nüfustaki bu artışla endüstrileşme arasında bir ilişki olup olmadığı sorusuna kesin bir yanıt verebilmek çok güçtür.
Fakat nüfusun dağılımındaki değişiklik ile Endüstri Devrimi arasında ilişki bulunduğu apaçık görülmektedir. Buhar makinesinin endüstriye uygulanmasından sonra şehirlerde toplanan fabrikalar geniş işçi yığınlarını çekmiş ve bu yüzden şehirler çok hızlı bir biçimdekalabalıklaşmıştır.
Tarım bölgelerinden, "ekmek bulmak için" endüstri bölgelerine gelen işçiler buralarda çoğu zaman açlıkla karşılaşmışlardır.
Endüstri Devrimi öncesinde, nüfusun büyük bölümü köylerde yaşamakta iken, bundan sonra çoğunluk şehirlerde toplanmıştır. Tipik ortalama İngiliz’in köylü olmaktan çıkıp şehirli olması kadar büyük bir toplumsal değişikliğe tarihte az rastlanır.
Yoksullara Yardım Kanunları
İşçilerin içinde bulundukları güç durum, yiyecek fiyatlarının sürekli olarak yükselmesiyle daha da güçleşiyordu. Yüzyılın sonlarına doğru iki üç yıl üst üste kıtlık olmasıyla yiyecek fiyatları büsbütün yükseldi ve bu durum, işçileri tam bir bunalım içine soktu. Artık, aldığı ücretle karnım doyuramayan işçiler için bir çare bulunması kesin bir gereklilik olmuştu.
İngiltere’de, tarihi Ortaçağa kadar uzanan bir Yoksullara Yardım Kanunları (Poor Laws) geleneği vardı.5 Yerel yönetimler (parish) kendi bölgelerindeki yoksullara yardım etmek ve iş bulmak yükümündeydiler. Sayılan gittikçe artan tarım işçilerinin yetersiz ücretlerine yoksullara yardım fonundan eklemeler yapılıyor, işsiz olanlar da yine bu fondan besleniyorlardı. Fakat bu durum işçilerin artan sefaletini önlemeye yetmiyordu. Üstelik, yoksullara yardım konusunda yurt çapında atılan ilk adım-
5 Yoksullara yardım işi 16. yüzyıla kadar Kilise eliyle yürütülmüş, bu yüzyılda ise Kiliseden alınarak devlete verilmişti Yapılan Yoksullara Yardım Kanunları ile her yerel yönetim kendi bölgesindeki yoksullara yardım etmekle görevlendirilmişti. Yine 16. yüzyılın sonlarında yapılan bir kanunla da yoksulların, kendilerine yardım edilmesi konusunda hukuki bir istemde bulunabilecekleri kabul edilmişti Bu sistemin işleyişini denetlemek ve yoksullara yardım için para ödemek görevi de yargıçlara verilmişti lar daha çok, yasaklayıcı nitelikteydi: Dilencilik ve serseriliğe baskıyla engel olunmaya çalışılıyor, yoksul işçilerin bir bölgeden diğerine serbestçe geçmeleri sınırlandırılıyordu.
1772 yılında çıkarılan bir kanımla, yerel yönetimlerin "yoksullara yardım evleri" kurarak, çalışabilir yoksulları çalıştırması esası kabul edildi. Bu yardım evleri, işverenlere işçi kiralıyor, onlar da bu işçileri boğaz tokluğuna çalıştırıyorlardı.
Yardım evlerinde genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek, sağlam, sakat her çeşit yoksul insan barındığından, bu evlerin kendileri birer sefalet yuvası haline gelmişlerdi. Artan yoksulluk karşısında bütün tedbirler yetersiz kalıyordu. Yoksullar yardım evlerine girmek için değil, girmemek için ellerinden geleni yapıyorlardı.
İşçileri sefaletten kurtarmak için, yoksullara yardım sisteminin yetersiz kaldığı iyice ortaya çılanca, "asgari ücret" saptanması görüşü ileri sürülmeye başlandı. Buna da toprak sahipleri yanaşmıyorlardı. Toprak sahiplerinin etkisi altında bulunan Parlamento, asgari ücret konusunda hazırlanan tasarıları reddetti.
Fakat bir yandan işçilerin günden güne hızlanan bir şekilde açlıkla karşı karşıya kalmaları, öte yandan Fransız Devriminden sonra, İngiltere’de de bir ayaklanmanın ortaya çıkacağı korkusu, yoksul işçiler için bir şeyler yapılmasını da gerektiriyordu.
Sonunda Speenhamland Sistemi denilen usulün uygulanmasına başlandı. Speenhamland Sistemi 1795’te, Speenhamland’de toplanan Berkshire bölgesi yargıçlarınca kendi bölgeleri için kabul edilmiş, fakat sonraları diğer bölgelerce de benimsenerek geniş ölçüde uygulanmıştır. Bu yüzden, bir kanun olmadığı halde, uygulamada bir kanun gibi işlem görmüştür.
Bu usule göre, aldığı ücret kendisini ve ailesini doyurmayan işçilerin ücretlerine yoksullara yardım fonundan ekleme yapılıyordu. Yapılacak ekleme için de ekmek fiyatı ölçü olarak kabul edilmişti.6
6 Bir erkeğin haftada 3, kadın ve çocuğun da 1,5 galon una ihtiyacı olduğu kabul edilmişti. Ücretleri bunu satın almaya yetişmeyen işçilere bu miktarı satın almaları için para ödeniyordu. Yoksullara yardım konusunda Owen’in görüşleri için bkz. ileride: Toplum Konusunda Yeni Bir Görüş, Dördüncü Deneme".
Fakat Speenhamland Sistemi belki işçileri açlıktan ölmekten kurtardı ise de sefaleti ortadan kaldıramadı. Üstelik, işverenler, nasıl olsa yoksulluk’ yardımından yararlanacakları düşüncesiyle, işçilerin ücretlerini daha da düşürdüler. Öte yandan, yoksul işçilerin açlıktan kurtarılması yükü, bu sistemle, işçilerden doğrudan doğruya yararlanarak servet yapan işverenlere değil de bütün vergi ödeyenlere yüklenmiş oluyordu.
Speenhamland Sisteminin etkisiyle, yoksullara yardım giderleri büyük ölçüde artmıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder